356. MEKTUP

MEVZUU:

a) Hazret-i Hak şanında salike müyesser olan, vicdanın kendisi değil; vicdan zevkidir.

b) Bu tarikat-ı Aliyyenin hususiyetleri esasında sayılan, nihayetin bidayete dere edilmesi manasının tahkiki.

c) Sair tarikatlara nazaran bu Tarikat-ı Aliyyenin daha faziletli olduğu. Ve bu münasebetle bazı hususların beyanı.

NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Mevlâna Muhammed Efdal'a yazmıştır. Allah'a hamd olsun. Selâm onun seçmiş olduğu kullarına.

***

Allah sırlarının kudsiyetini artırsın. Bu Tarikat-ı Aliyye meşayihinden bazılarının ibarelerinde şöyle gelmiştir: .

-Hazret-i Hak şanında salike müyesser olan, vicdanın kendisi değil; vicdan zevkidir.

Bu kelâm, nihayetin bidayete tere edildiği makama münasiptir. Ki o makam, bu büyüklere has olan cezbe makamıdır. Bu makamda ise, vicdanın hakikati yoktur. Zira, bu hakikat, intihaya mahsustur. Ancak, nihayetten olarak, bidayette bir parça zevk karıştırıp tattıkları için, vicdan zevki de orada müyesser olmuştur. Amma, muamele cezbeden çıkıp iptidadan intihaya ulaştığı zaman, vicdan zevki vicdan gibi olmaya başlar. Yani olmamakta. Zira, orada ne vicdan vardır; ne de vicdan zevki.

İş nihayete erdiği zaman da, vicdan müyesser olur; ama, vicdan zevki yoktur.

Müntehide, vicdan zevki olmayınca, onun için, lezzet almak ve halâvet pek az olur. Zira, müntehi ilk adımda zevki ve halâveti bırakmıştır. Sonunda halâvetin ve zevkin olmadığı zaviyeye girmiştir. Resulullah (sav) Efendimiz dahi, daima hüzünlü ve düşünceli idi.

***

Burada şöyle bir soru sorulabilir:

-Müntehi için matlubu bulmak müyesser olunca, neden, vicdan (bulmak) zevki müyesser olmuyor? Müptedinin dahi vicdandan yana nasibi olmayınca vicdan zevkini nereden bulsun?

Bunun için şu cevabı veririm:

-Vicdan devleti, müntehinin batın nasibidir. Zira o, zahir kısmı ile olan taallukundan inkıta ettikten sonradır ki; bu devletle müşerref olmuştur. Batın yanının taalluku zahiri ile az olduğundan, zaruri olarak, batın nisbeti zahirine sirayet edemiyor. Zahir dahi, batın vicdanından zevk alamıyor; onunla lezzete dalamıyor. Mana böyle olunca, matlubun vicdanı (bulunması) müntehinin batınında husule geliyor. Zahirde vicdan zevki olmuyor. Batın zevki dahi, vicdan nasibi olarak kalıyor.

Batın, lâmisli olan varlıktan bir nasibe nail olunca, o nailiyetin vicdan zevki dahi, lâmisli alemden oluyor. Başta ayağa misli olan zahirden dahi, bir şey hasıl olmuyor.

Çok kere, zahir batından zevki nefyeder ve onu da kendisi gibi zevkini yitirmiş sanır. Zira, misli olanın zevki, lâmisli olanın zevkinden başkadır; aralarında da hiçbir münasebet yoktur.

Anlatılan manaya göre, müntehinin zahirine, batınının zevkinden bir haber olmayınca; nazarı tamamen zahirle kısıtlı olan avama müntehinin batınından ne haber ulaşabilir. İnkârdan gayrı onların ne gibi bir nasipleri olabilir?

O zevk ki, avamın anlayışına gelir; ancak zahir zevki olup misal alemindendir.

üstte anlatılan mana icaba olarak; semağ, raks, bağırmak, çırpınmak ve benzerleri, zahir hallerinden sayıldı. Suretteki zevkler, onlara göre bulunmaz bir şey olup pek de değerlidir. O kadar ki, zevklerin ve vecidlerin sadece bunlara inhisar ettiğine inanırlar. Velayet kemalâtının bundan başka olduğunu sanmazlar.

Allahu Teala, onlara doğru yolu hidayet eylesin.

Zahir hallerinin batın hallere nisbeti, misale bağlı olanın misali olmayana nisbet hükmü gibidir.

Üstte anlatılan manadan sabit oldu ki; müntehinin batını için vicdan ve vicdan zevki vardır.

Netice söz şu ki: Bu zevk, lâmisli alemden ona gelen bir nasib olunca; zahirinin idrakine gelemez. Hatta zahir, onun nefyine hükmetmektedir. Zahir batının vicdanına muttali olsa dahi, o vicdan zevkine ermesi mümkün değildir. Zahire nazarla şöyle denmesi de pek mümkündür:

-Müntehide vicdan vardır; amma, vicdan zevki onda yoktur.

Ancak, bu Tarikat-ı Aliyye'de irşad olan müptedide vicdan zevkini isbat ederler; ama vicdanın olmayışı ile. Bunun oluşu da, şudur ki: O büyükler, işin başlangıcında intihadan bir tadımlık zevk dere ederler ve irşada nail olan müptedinin batınına nihayetten bir zil bırakırlar; ama, in'ikâs yolu ile.

Müptedinin zahiri batınına bağlı ve zahirle zatın arasında taalluk kuvveti de sabit olduğundan; şüphesiz, o nihayet zilli ve velayet zevki müptedinin batınından zahirine sirayet etmektedir. Zahiri, batınının rengine girmiş olarak çıkmaktadır. Vicdan zevki dahi, ihtiyarsız olarak; dışında zahir olmaktadır.

Şimdi sahih oldu ki; vicdan hakikati, müptedide yoktur; ama vicdan zevki onda hasıl olmaktadır.

***

Üstte anlatılan açıklama, Nakşibendiye büyüklerinin yolunun üstünlüğünü, onların nisbetlerinin değerini bildirmektedir. Allah onların sırlarının kudsiyetini artırsın.

Yine o beyandan bu büyüklerin, müridlere ve taliplere kemal manada ihtimam gösterip iyi terbiye ettikleri anlaşılmaktadır.

Zira onlar; reşid olan bir müride ve sadık olan bir talibe, ilk adımda kendilerinde olanın, onların havsalasına uyanını verirler. Ve onlara; iltifat ve in'ikâs yolu ile; hubbiyet alâkası, manevi irtibat atarlar.

***

Allah sırlarının kudsiyetini artırsın; diğer silsilenin meşayihi, bu Tarikat-ı Aliyye büyüklerinden sudur eden şu cümlenin doğruluğu üzerine şüpheye düşmüşlerdir.

-Bu Tarikat-ı Aliyye'de nihayetin bidayete dere edilişi vardır.

Bu Tarikat-i Aliyye'de müptedi olan kimsenin, diğer tarikatların müntehisi ile müsavi olmasına cevaz vermezler.

Hayret; bunlar nereden anlamıştır ki, bu Tarikat-ı Aliyye'nin müptedisi ile, diğer tarikatların müntehisi arasında müsavat vardır?

Zira, bu Tarikat-ı Aliyye büyüklerinden:

-Nihayet, bidayete derc edilmiştir cümlesinden başka bir ibare sudur etmemiştir.

Bu ibarede dahi, müsavata delâlet eden bir mana yoktur. Onların bu cümleden maksatları şu demektir:

-Bu Tarikat-ı Aliyye'de müntehi olan bir şeyh, in'ikâs yolu ile, reşid olan müptediye kendi nihayet devletinden, teveccüh ve tasarrufla bir zevk tattırır. Onun bidayetine, kendi nihayetinin güzelliğinden (veya tuzundan) bir miktar katar.

Bunda müsavat nerede? Hani şüphe yeri? Onun doğruluğu hakkında tereddüde yer var mıdır?

Bu derc edilme işi, cidden büyük bir devlettir. Bu Tarikat-ı Aliyye'nin müptedisine her ne kadar nihayet hükmü yok ise de; Ihakin o, nihayet devletinden de mahrum değildir. Farz edilse ki, bu müptediye, vusul yolunu kat etme ve menzillerini aşma fırsatı verilmeyecek. Amma o, yine de nihayet devletinden mahrum olarak gitmez. O nihayet güzelliğinden bir zerre onun bütün külliyetini güzelleştirip iyileştirir. Amma, bu durum, diğer tarikatların müptedilerinde yoktur. Zira onlar, nihayet muamelesinden mahrumdurlar. Menzilleri kat edip mesafeleri aşmaktan yana da aciz durumdadırlar. Yazık onlara, bin defa yazık; bir fırsatla menzilleri kat edip mesafeleri aşmazlarsa.

Yukarıda anlatılan manadan; bu Tarikat-ı Aliyye'nin müptedileri ile, diğer tarikatların müptedileri arasındaki fark anlaşıldı. Bu Tarikat-ı Aliyye'nin müptedisinde bulunan meziyyet, sair bidayet erbabına nazaran belli oldu. Bu arada şunun da bilinmesi yerinde olur ki, bu fark, bu Tarikat-ı Aliyye'nin müntehisi ile, diğer tarikatların müntehisi arasında dahi sabittir. Aynı meziyet dahi, onlar arasında tahakkuk etmiştir. O kadar ki, bu Tarikat-ı Aliyye'nin nihayeti, sair meşayih tarikatlarının nihayetinin ötesindedir.

Üstteki sözümü ister tasdik etsinler, isterse etmesinler. Eğer insaf yolunu tutarlarsa, herhalde tasdik ederler.

Bir nihayet ki, onun bidayeti nihayetle imtizaç etmiştir. Elbette onun diğer tarikatlara nazaran, bu imtiyazı olacaktır; elbette o nihayetlerin de bir nihayeti olacaktır.

Bir mısra:

Baharından bellidir, bolluğu yılın...

***

Diğer silsilelerin mutaassıplarından bir cemaat şöyle der:

-Nihayetimizde bizim için dahi Sübhan Hakka vusul ardır. Amma siz, bunun için, bidayetinize kail olmaktasınız. Bu durumda, Hak'tan yana nereye gitmektesiniz? Hakkın ötesinde nihayetiniz nasıl olur?

Bunun için şöyle deriz:

-Biz, Hak'tan Hakka gitmekteyiz. Zıllıyet şaibesinden kaçmaktayız; aslın da aslını istemekteyiz. Kaselimiz budur. Tecellilerden iraz ederek, tecelli edeni taleb ediyoruz. Zuhuratı arkamızda bırakıp batınların da batınında zahir olanı arıyoruz. İleri derecede batınıyet mertebeleri değişik olduğundan; ileri derecede bir batınıyyetten daha ileri derecede bir başka batınıyete geçiyoruz. Ayağımızı, bir başta olan ileri derecedeki batınıyetten dana ötedeki üçüncü bir ileri batınıyete basıyoruz. Ondan dahi, taa, Allahu Taala'nın dilediği yere kadar.

Sübhan olan Hazreti Hak, hakiki manada basit iken, aynı şekilde vasidir. Amma, bu vasi olmak, eni ve boyu olmak manasında değildir. Zira, böyle bir şey imkândan emareleri olup hudus alametlerinden sayılır. Şöyle ki: Onun vüs'ati dahi, zatı gibi olup keyfiyetten, benzerlikten ve misalden münezzehtir. Bu vüs'at alanında vaki olan seyir dahi, aynı şekilde misli ve keyfiyeti olmayan bir şekilde olmaktadır. Bu seyir sahibinin kendisi, kemmiyet ve keyfiyet ölçüsünde var iken, lâmisli olan menzilleri keyfiyeti ve misliyeti olmayan kuvvetle kat etmektedir. Misale bağlı olandan dahi misale bağlı olmayana koşmaktadır.

Müflis olan acizler, bu muamelenin hakikatini nasıl idrak edebilirler? Misale dayalı aleme taalluku olanlara, misali olmayan alemden ne haber verilebilir? Onlar, kendi kusurlarını itiraz olarak ortaya çıkarırlar ve cehaletleri ile de övünürler.

Bir şiir:

Nice ahmak var ki, gafildir ayıplarından;

Aybı güzel görür, onu iyi sandığından...

Anlamazlar mı ki, enbiyanın nihayeti, hatta Hatemü'r-rüsül Resulullah (sav) Efendimizin nihayeti, Sübhan .Hakka vusuldür. Halbuki, bu taifenin nihayeti, o büyüklerin nihayeti ile müttahid değildir. Hatta aralarında asla bir münasebet dahi yoktur. Mümkündür ki; bu taifenin nihayetinin de ötesinde olan bir nihayet müyesser ola ve bu nihayet dahi, o büyüklerin nihayetinden ait buluna. Onlara, salât, selâm ve tahiyyat.

Üstte anlatılan manadan da sahih oldu ki; her şeyin nihayeti Sübhan Hakka vusuldür. Bu taifeler arasındaki değişiklik ise, kendi derecelerinin değişik olmasına göre sabittir.

Bu manadan olarak, şöyle de diyebiliriz:

-Herkes, kendi nihayetini sanır ki, Sübhan Hakka vusuldür. Amma, insanların pek çoğu, zılâli ve hakkın zuhuratını yüce mukaddes Hak sanır. Hem de, bu zılâlin ve zuhuratın değişik dereceleri oimasına rağmen.

İşin aslında, tüm nihayet erbabının nihayetleri yüce mukaddes Hakka vusul değildir. Herkesin müntehası, kendi kanaatına göre, Sübhan Hak'tır.

Anlatılan manaya göre, bir şahsın iptidası, hakkın zılâli ve o Sübhan Hakkın zuhuratı ise, bu bir başkasının, nihayetidir. Hakkaniyet kanaatına göre de, o şahsın Sübhan Hakka vusulü olur. Halbuki, Sübhan Hak, bu zılâlin ve zuhuratın da ötesindedir.

Mana üstteki gibi olunca, neden anlatılanların husulü uzak görülür ve şüphe mahalli olur? ? Bir şiir:

Ayıplarsa kusurlu biri bilmeden onları;

Kem sözlerden hep beridir onların sahaları.

Kırabilir mi hiç o zinciri hilekâr tilki; Bağlanmıştır onlarla dünyanın tüm arslanları.

***

Dua makamında bir ayet-i kerime meali:

"Rabbimiz, günahlarımızı ve içimizdeki taşkınlığımızı bağışla. Ayaklarımıza sebat ver. Kâfirlere karşı bize yardım et."(3/147)

***