363. MEKTUP

MEVZUU : a) Şeriatın bir sureti, bir de hakikati vardır; iptidada ve intihada (önünde sonunda) mutlaka şeriat lâzımdır.

b) Nübüvvet mertebesinde kalbin temkini, nefsin itminanı, kalıbın itidali..

Ve.. bu münasebetle bazı hususların beyanı..

***

NOT : ÎMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu, Mirza Şemseddin'e yazmıştr.

***

Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına selâm..

***

Bilesin ki, Şeriatın bir sureti, bir de hakikati vardır.

Şeriatın sureti: Allah'a, Allah'ın Resulüne, Allah katından gelenlere iman ettikten sonra, şeriat hükümlerini yerine getirmektir.

Nefs-i emmarenin münazaası, tuğyanı, yaratılışında bulunan inkârın varlığı olmasına rağmen iman etmek, imanın suretidir.

O nefsin, anlatılan sıfatları ile beraber kılınan namaz ve tutulan oruç dahi namazın ve orucun suretidir.

Şeriatın diğer hükümleri dahi aynı kıyasa tabidir.

Nefis ki, insanın umdesidir; bu nefis, her ferd için:

? Ene.. (Ben..)

Sözü ile küfründe ve inkârında devam etmektedir. Onun durumu böyle olunca, kendisinde imanın hakikati ve salih amellerin hakikati nasıl tasavvur edilir?.

Sübhan Allah'ın rahmeti icabıdır ki: Sırf surette yapılan amelleri kabul buyurur ve cennete girme müjdesini verir. O cennet ki, onun rıza ve rahmet mahallidir.

Yine Sübhan Hakkın ihsanındandır ki: îmanın kendisi için, kalbin tasdiki ile yetinmiş; nefsin iz'anım teklif etmemiştir.

Evet., cennetin dahi bir sureti ve bir hakikati vardır.

Suret erbabı, cennetin sureti ile haz almaktadır; hakikat erbabı ise., cennetin hakikatinden hazzını alır.

Suret ve hakikat erbabından her biri, cennet meyvelerinden bir meyveyi yemektedirler. Suret sahibi, ondan lezzet alır; ama, hakikat erbabı bir başka lezzet almaktadır.

Müminlerin Anaları Resulüllah S.A. efendimizin pak zevceleri; Resulüllah S.A. efendimizle bir cennette olacaklardır. Onunla beraber bir meyveden yiyeceklerdir. Amma, herkesin lezzet alıp nimetlenmesi kendine göre olacaktır.

Müminlerin Anası sayılan Resulüllah S.A. efendimizin zevceleri, Resulüllah S.A. efendimizden sonra, bütün âdemoğullarından daha faziletlidir. Bu manadan şu da lâzım gelir ki: Bir şahıs, bir başka şahıstan daha faziletli ise., onun hanımı dahi, aynı şekilde o şahıstan daha faziletli ola.. Zira, zevce (hanım) zevci (kocası) ile imtizaç ve ihtilât etmiştir.

Üstteki mana açısından bakılarak, şeriatın sureti dahi istikametin olması şartı ile.. uhrevî olan necatı ve felahı gerektirir; cennete girmeyi sağlar. Nitekim bu mana daha önce de geçti.

Şeriatın sureti ki, sağlandı: Umumî manada velayet sağlanmış olur. Bu manada bir âyet-i kerime şöyledir:

? «Allah, iman edenlerin velisidir. (yardımcısıdır.)» (3/68)

***

Bu vakitte salik müstaiddir (istidad sahibidir) ki: Ayağını tarikata bastıktan sonra, has velayete adımını ata ve tedricen dahi nefsini emmarelik vasfından çekip itminan sıfatına götürebile..

Şunun bilinmesi yerinde olur ki: Bu velayete vusul menzilleri, şeriat amellerine bağlıdır. Zikr-i ilâhî dahi bu Tarikat-ı Aliyye'de umde olup şer'î emirler arasında sayılır.

Yasaklardan kaçınmak dahi, bu Tarikat-ı Aliyye'de zarurî olarak riayet edilmesi gerekli ameller arasında sayılır.

Farzların edası, yakınlık sağlayan ameller arasındadır.

Tarikatta irfan sahibi, ona hidayet yolu gösteren, bir şeyhi taleb etmek, vesile olabilmesi için şer'î emirler meyanında sayılır. Bu manada, Allah-ü Taâlâ, şöyle buyurdu:

? «Ona vesile arayınız.» (5/35)

***

Hülâsa., şeriatın sureti ve hakikati olmak lâzım gelir. Zira, cümle nübüvvet velayet kemallerinin anaları, şer'î hükümlerdir.

Velayet kemalleri, şeriat suretinin neticeleridir. Nübüvvet kemalleri ise.. şeriat hakikatinin semereleridir. Nitekim, bu mana ileride anlatılacaktır.

***

Velayetin mukaddimesi şeriat olup Allah-ü Taâlâ'nın dışında her matlup ondan nefyedilmiştir. Maksud olarak, gayr ve gayriyet ondan kaldırılmıştır.

Şanı Büyük Allah'ın fazlı ile, ondan başkası ki, tamamen nazardan atılıp ağyarı görmek namına bir nam ve bir nişan kalmaz, işte o zaman fena hâsıl olur; tarikat makamı da sona erer; seyr-i ilellah dahi tamam olur. Bundan sonra, isbat makamına şüru edilir. Ki bu isbat makamından:

? Seyr-i fillah..

Diye tabir edilir, işte burası, beka makamı olup hakikat yeridir ve en üstün gayedir. Yani: Velayette..

Fena ve beka olan bu tarikat ve hakikat ile, velayet ismini almak doğru olur ve emmare dahi mutmainne durumuna girer; küfründen ve inkârından dönmek sureti ile Mevlâsından razı kalır. Şanı Yüce Mevlâ dahi ondan razı olmaktadır. Onun cibilletinde (yaratılışındaki) kerahet dahi zail olur. Bu nefis üzerine demişlerdir ki:

? Nefis itminan makamına vâsıl olsa dahi, azgınlığından ve tuğyanından geri dönmez..

Bir şiir:

Nefis itminana erse de nihayet; Lâkin, azgınlığına gelmez nihayet..

Resulüllah S.A. efendimizin bir hadis-i şerifinde buyurduğu:

? «Biz, küçük cihaddan büyük cihada döndük..»

Hadis-i şerifinde murad olan mana için dediler ki:

? Nefisle olan cihattır.

Ancak, bu Fakir'in keşlinde kendisine zahir olan, vicdanında bulunan, alışılan bu mananın hilafınadır. Zira, ben: Nefiste itminan husulünden sonra; onda tuğyan ve inat bulamıyorum. Hatta onu inkiyad makamında yerleşmiş görüyorum. Hatta onu, öyle yerini bulan bir makamında görmekteyim ki: Masivayı, gayr ve gayriyet görüşünden, bilgisinden fariğ olarak unutmuştur. Makam, riyaset sevgisinden, lezzetten ve elemden dahi halâs olmuştur. Bu durumda muhalefet nerede?, inat kime?.

Şayet onun için; itminan husulünden evvel tuğyandan ve azgınlıktan yana, isterse değişik hallerinden ve televvününden dolayı olsun; bu kadar dahi isbat etmiş olsalar yeri vardır. Böyle bir şeyde bizim için niza yoktur. Amma, itminan husulünden sonra, muhalefete ve tuğyana yer yoktur.

Fakir, bu babda derin görüşe daldı, mutaalasını yaptı. Bu muammanın hallinde büyükler katındaki manaya muhalif olduğu için teemmül etti; derin fikre daldı. Lâkin, Allah'ın inayeti ile mutmainne olan nefiste kıl kadar muhalefet ve matlaşma bulmadığı gibi, onda istihlâk ve izmihlalden gayrı bir şey de görmedi.

Bir nefis ki, kendisini Mevlâsı yolunda feda eder; onda muhalefet mecali nasıl olsun?. Nefis ki, Yüce Hazret-i Hak'tan razıdır; Yüce Hak ki, ondan razı olmuştur onda tuğyan nasıl tasavvur edilir?. İşbu tuğyan rızaya aykırı düşmektedir. Yüce Hakkın razı olduğu şey, bir başka manada razı olmadığı olamaz; hem de hiç bir şekilde..

Mümkündür ki:

? «C i h a d -ı e k b e r ..»

Manasından murad: ? Hakikat-ı hali en iyi bilen Sübhan Allah'tır? Kalıb ile olan cihaddır. Zira o, muhtelif tabiatlerden mürekkeptir. Şöyleki: O tabiatlerden her biri, bir işi iktiza ettirir ve bir işten de kaçırır.. Şehvet ve gazap kuvvetlerinden her biri, kalıptan neş'et etmektedir. Sair hayvanatı görmez misin ki: Kendilerinde nefs-i natıka olmamasına rağmen, bu rezil sıfatlar onlarda vardır. Hemen hepsi de şehvet, gazap, hırs ve tamahla muttasıftır.

İşte anlatılar manada bir cihad daima vardır. Onu, ne nefsin itminanı durdurabilir, ne kalbin temkini kaldırabilir.

Anlatılan manadaki cihadın bekasında çok faydalar olup kalıbın temizlenip pâklanmasını tazammun eder. O kadar ki: Bu dünyanın kemalâtı, öbür dünyanın muamelesi asaleten bu cihada (veya kalıba) bağlıdır.

Bu dünyanın kemalâtında kalıp tâbî olup kalb ise.. metbudur. öbür âlemin kemalâtında ise.. iş tersine olur: Kalb tabi kalıb ise.. metbu olarak kalır.

Bu dünya hayatında, bozukluk vaki olduğu; öbür âlemin dahi zuhur mukaddimesi belirdiği zaman, bu cihad biter. Bu kıtal dahi kalkar.

Sübhan Allah'ın fazlı ile, nefis ki: itminan makamına ulaştı; Şanı Büyük Allah'ın hükmüne boyun eğdi.. işte o zaman, hakikî İslâm müyesser olur ve imanın hakikati dahi hâsıl olur. Bundan sonra da her ne yapar ise.. hakikat olur.

Namazını eda eder ise.. bu namazın hakikati olur.

Oruç tutar ise. bu tuttuğu orucun hakikati olur.

Eğer hacca gider ise.. bu hac dahi haccın hakikati olur.

Şer'i hükümlerin kalanları dahi, bu kıyasa tabi tutulabilir.

Tarikat ve hakikat vazifelerinden her biri; şeriatın sureti ile hakikati arasında bir mutavassıttır. (Aracıdır.)

Bir kimse, has velayetle müşerref olmadıktan sonra, mecazî manadaki İslâm'dan kurtulup hakikî manadaki İslâm'a kavuşamaz.

Sübhan Allah'ın fazlı ile şeriatın hakikatına göre mana güzelliği bulunup hakikî manada İslâm dahi müyesser olur ise.. artık nübüvvet kemalatından bolca nasib olmaya müstaid olur.. Yani: Enbiyaya tebaiyet ve onlara veraset yolu ile.. Onlara salât ve selâm olsun.

Şeriatın sureti, velayet kemalâtına bir mübarek ağaçtır. Bu velâyet kemalâtı dahi o suretin meyveleridir.

Şeriatın hakikati dahi aynı şekilde nübüvvet kemalâtına mübarek bir ağaç olup bu nübüvvet kemalâtı dahi o hakikatin meyveleridir.

Velayet kemalâtı, suretin meyveleri olduğu için; nübüvvet kemalâtı dahi o suretin hakikatinin meyveleridir. Bu manadan ötürü de zarurî olarak, velayet kemalâtı, nübüvvet kemalâtının suretleri olur. Zira bu nübüvvet, o suretlerin hakikatleridir.

Şunun bilinmesi yerinde olur ki: Şeriatın sureti ile hakikati arasındaki fark, nefis cihetinden neş'et etmektedir.

Nefs-i emmare surette tuğyan sahibi olup inkârına devam etmektedir. Amma, hakikatte, mutmainnedir ve Müslüman'dır.

Suretler gibi olan velayet kemalâtı ile, hakikatler gibi olan nübüvvet kemalâtı arasındaki fark dahi buna benzer; bu dahi kalıp cihetinden neş'et edip gelmektedir. Zira, kalıp parçaları, velayet makamında tuğyanından, inadından dönüp çekilmemiştir.

Misal olarak, şöyle anlatabiliriz:

Ateşe bağlı parça, nefsin itminanı olmasına rağmen; daha hayırlı olma davasından dönmemiş; kibrinden vaz geçmemiştir.

Toprağa bağlı olan parçası dahi, hasislikten ve denaetten dönüp pişman olmamıştır.

Kalıbın sair parçaları dahi bu kıyasa tabi tutulabilir.

Nübüvvet kemalâtında ise.. kalıbın parçaları, itidal haddine gelmiştir. İfrattan ve tefritten kendini almıştır. Mümkündür ki, Resulüllah S.A. efendimizin şu hadis-i şerifi bu manaya ola:

? «Şeytanım Müslüman oldu..»

Afakta nasıl şeytan var ise.. enfüste dahi şeytan vardır ve bu: Ateşe bağlı parçadır. Ki bu: Hayırlı olduğunu iddia edip büyüklüğüne ve üstünlüğüne hükmeder. Bütün bu sıfatlar, ondaki sıfatların en düşükleridir. Onun İslâm olması dahi, bu rezillerin de rezili sıfatlarının zeval bulup gitmesidir.

Nübüvvet kemalâtında kalbin temkini ile nefsin itminanı ve kalıp cüzlerinin itidali vardır.

Velayette ise.. kalbin temkini olup şöyle böyleden sonra, nefsin itminanı gelir. Burada:

? Şöyle böyle..

Tabirini şu mana icabı kullandık; zira, bir zorlama olmadan, kemal üzere nefsin itmiman bulması ancak kalıp cüzlerinin itidalinden sonra olmaktadır. Bu mana icabı olarak, velayet erbabı, mutmainnenin beşerî sıfatlara dönmesine cevaz verdiler. Bunun sebebi de, kalıp cüzlerinin itidal bulmamasıdır. Nitekim bu mana bahsin evvelinde geçti..

Kalıp cüzlerinin itidalinden sonra nefse hâsıl olan itminan ise.. beşerî sıfatlara dönmekten yana emin ve beridir.

Nefsin rezilliklere dönmesi ve dönmemesi üzerinde ortaya çıkan ihtilâf nefsin makamlarına ve görüşlere göredir. Zira, her şahıs kendi makamından konuşur ve vicdanında bulduğunu söyler.

***

Burada şöyle bir soru ortaya çıkabilir:

- Kalıp cüzleri itidal haddini bulup inadından ve tuğyanından alındıktan sonra, onunla cihad nasıl tasavvur edilir? Bu durumda ondan cihadın kalkması gerekir.

Üstteki soruya şu cevabı veririm:

? Mutmainne ile bu cüzler arasında fark vardır. Mutmainne, istihlâk ve izmihlale sahib olup emir âlemine katılmıştır. Kemal manada istihlâk ve sekir ile de muttasıftır. Bu cüzlerin ise., sekir ve istihlâk ile bir münasebeti yoktur.. Bunun sebebi de, şer'î hükümleri yerine getirmektir. Zira, şer'î hükümleri yerine getirmenin binası ayıklık üzerinedir, istihlâke varanın dahi, muhalefete mecali yoktur. Kendisinde ayıklık hali bulunan kimse de, bazı işlere göre her ne-kadar kendisinden muhalefet sudur eder ise de, bu dahi bazı yararları ve menfaatleri icabı olur ki: Caizdir. Lâkin umulan odur ki: Allah'ın fazlı ile bu muhalefet, müstahapları terkten yukarı çıkmaya.. Tenzihe bağlı kerahetten fazlasını dahi artırmaya..

Üstte anlatılan manalar açısından bakılınca, mutedil cüzleri ile kalıp mertebesinde tasavvur edilir. Amma, mutmainnede cihada cevaz yoktur.

Bu bahsin tahkiki, tarikat beyanında, büyük oğluma yazılan birinci ciltteki mektupta vardır. Eğer burada gizli bir yan kalırsa., oraya müracaat edilsin.

***

Nübüvvet kemalâtı nihayet bulup ?ki bunlar, şeriat hakikatinin neticeleri ve semereleridir? Allah'ın fazlı ile sona geldiği, yani: Tamam olması hâsıl olduğu zaman., terakkiler, amellere bağlı olmaz.. O yerde muamele sırf Allah'ın fazlına kalır. Orada itikadın bir tesiri olmadığı gibi, ilmin ve amelin dahi bir hükmü yoktur. Orada fazl içinde fazl vardır; kerem içinde kerem vardır.

Bu makam, önce anlatılan makamlara nisbetle cidden yüksektir. Onun için tam bir genişlik vardır, nuraniyet vardır ki; geçen makamlarda bu anlatılanlardan yana bir eser yoktur. Bu makam, asaleten ülü-zam peygamberlere mahsustur. Onlara saîât ve selâmlar olsun. Tebaiyet ve veraset yolu ile de, kendisine inayet yetişen herkese ihsan gelir; onunla şerefyab olur.

Bir mısra:

Ne zorluğu o işte, olunca kerem sahipleri ile..

***

Burada, hiç bir şahıs yanılmaya ki: Üstte anlatılan makamda, şeriatın suretinden ve hakikatından yana istiğna hâsıl olur ve şer'î hükümleri yerine getirmeye hacet kalmaz. Zira biz şöyle diyoruz:

? Şeriat bu işin aslı ve bu muamelenin esasıdır.

Bir ağaç ne kadar yükselirse yükselsin; bir bina ne kadar uzarsa uzasın ve üzerine köşkler, ayvanlar kurulsun bunların hiç biri kökten ve temelden müstağni olamazlar. Kendilerinden, zatî olan ihtiyaçları gitmez.

Misal olarak bir evi ele alalım. Ne kadar yükselip çıkarsa çıksın, alt kattan yana kendisine bir lüzumluluk kalmasa dahi, yine de ondan ihtiyaçsız olamaz.. Faraza alt kata bir halel gelecek olsa, bundan üst kat dahi mütessir olur; ona da aynı şekilde halel gelir. Altın kayması, üstün kaymasını da gerektirir.

Hülâsa.. şeriat, bütün hallerde lâzımdır; bütün vakitlerde gereklidir. Her şahıs, onun hükümlerini yerine getirmeye muhtaçtır.

Allah'ın fazlı ile bu yerden muamele terakki edip bir fazilet olarak, is mahabbete döndüğü zaman; o manada cidden yüksek bir makam karşılar. Bu makam dahi, asaleten Hatem'ür-risalet Resulüllah S.A. efendimize mahsustur. Ona ve diğerlerine salâtlar ve selâmlar. Kendisi için bu makam murad edilen herkes dahi tebaiyet ve veraset yolu ile müşerref olur.

Gayet yüksekliğinden dolayı bu makam nazarda dar görünmekte ise de.. veraset yolu ile Hazret-i Sıddık'ı taa, o makamın ortasına dahil buluyorum. Hazret-i Faruk dahi aynı şekilde bu devlete ermiştir. Müminlerin analarından (Resulüllah'ın S.A. zevcelerinden) dahi, izdivaç alâkasından dolayı Hazret-i Hatice ve Hazret-i Âişe'yi r.a. dahi o makamda onunla beraber görüyorum. Resulüllah S.A. efendimize ve âline dahi salâtlar ve selâmlar. Emir Sübhan Allah'ındır.

***

Pek değerli kardeş maarif sahibi Abdülhayy senelerce sohbette kaldıktan sonra, vatanına döndü. O makam için taalluku olduğundan, zaruri olarak birkaç satır yazıp müşarünileyhin ahvaline muttali eyledik.

Nerede olurlarsa olsunlar; ehlüllahın varlığı ora sakinleri için bir ganimettir.

Aynı makamda pek aziz kardeş Şeyh Nur Muhammed dahi ikamet etmektedir. Orada vaktini fakir ve namurad (arzusuz) olmakla geçirmektedir.

O makama gıpta. edilir ki: Orada onlar gibi ehlüllahtan iki kimse bir araya gelmiştir; iki saadet bir arada olduğu tahakkuk etmiştir. Vesselam..

***