390. MEKTUP

MEVZUU: Sofiyenin bazı cümlelerine birçok yönlü, itirazları havi olarak yazılan mektubun cevabı. Ayrıca, o mektuba yazılan sorulara cevap.

NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Mevlâna Hasan Berki'ye yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun.

Selâm olsun onun seçmiş olduğu kullarına...

Kardeşimiz, Şeyh Hasan tarafından yazılan mübarek mektup ulaştı. Allahu Teala, onun halini güzelleştirsin.

O mektupta, şeriata bağlılıktan ve istikametten yana koku bulunduğundan; ferahlık ve sürür getirdi.

***

Yazmışsın ki:

-Saliklerin inandığı, meşhur olan bizim anlayışımıza göre sülük, şöyledir: Müptedi zikirle meşgul olacak; taa, kalb zikre kapılıncaya kadar. Ondan sonra da zikirden tevakkuf edinceye kadar. Bu zamanda dahi, ilhamlara ve tecellilere mahal olur. Bu arada salik dahi, velayetin ilk basamağı olan fenaya ulaşmalıdır. Fena için, ayrıca şu tabiri kullandılar:

-Gayr, olarak isimlendirilen şeyler salikin nazarından ve ilminden zail olmasıdır. Nazarında ve ilminde, Vacib Taala'nın gayrı kalmamasıdır. Bu halet için:

-Şühud ve müşahade, dedikleri gibi, daha başka şeyler de söylemişlerdir.

Burada maksud olan odur ki, o kimse kendi kanaatına göre, yüce Hakkı görmektedir.

-Gayr, olarak isimlendirileni görmez. Ayrıca, ikilik görenler dahi, tarikatta:

-Müşrikler, olarak isimlendirilmişlerdir.

Yine yazmışsınız ki:

-Bu maarif ve benzerleri Fakir'i yerinden hoplatır. Şöyle ki:

-O, yüce Hakkı dünyada baş göz ve kalb gözü (basar ve basiret) ile görür, demelerinden maksatlarında, eğer bu şühuda ve rüyete şuurları var ise, bunlar, aynı şekilde tarikat müşrikleridir.

Şayet onların bu manaya şuurları yok ise, neyin haberini verirler ve haber veren kim?

Yine yazmışsınız ki:

-Her ne yüzden olur ise olsun; gördükleri her şey, isterse suri, manevi, nuri veya başka türlü tecelli olsun. Bu görüleni dahi olduğu gibi yüce Hak bilirler.

-Gayr, olarak isimlendirileni dahi yüce Hakkın zuhuru olarak itikad ederler.

Bütün bunlar, Fakir'e göre bir şeye yaramaz ve muameleden de uzaktır. Kaldı ki:

"Onun misli gibi bir şeyyoktur."(41/11) ayet-i kerimesi ile anlatılan kesin mananın dahi hilâfınadır. Keza şu ayet-i kerime:

"Gözler onu göremez."(6/103) anlatılan manaya şahittir.

Mana, anlatıldığı gibi olunca, bu zümre neyi görüp ve neyi idrak ederler? Yani O

-Yüce Hakk'ın gayrını ne görürüz, ne de biliriz? derler. Bu gördükleri için dahi, şühud ve müşahede tabirini kullanırlar.

Bütün bu düşünceler, onlann kendi nefislerinin idaresinde, çoluk çocuk idaresi işinde:

-Gayr, ismi ile damgalı mıdır, yoksa değil mi?

Şimdi, sıra üstteki itirazlara cevap vermekte.

Bil ve dikkatli ol.

Bütün bu menfi tutum ve itirazlar, tarikat meşayihine hoş gelmeyen şeylerdir. Allahu Teala, onların sırlarının kudsiyetini artırsın.

Bu menfi tutumun ve itirazların menşei ise, o büyüklerin muradına muttali olmamaktır.

Vahid Zat'ı görmek manası olan tevhid-i şühudi, masivayı unutmaya bağıl olup bu büyüklerin tarikatında zaruri işler arasında bulunmaktadır. Böyle bir şey hasıl olmadıktan sonra, ağyar ile taalluktan halâs olmak müyesser olmaz. Halbuki siz, bu devlete ve bu devletin erbabı ile alay etmektesiniz.

Bu büyüklerin ibarelerinde vaki olan:

-Şühud ve müşahede tabirleri, yüce mukaddes Hakk'ın huzurunda kinayedir. Amma, lâfzi olarak ve keyfi alemden sayılan idrak kavramı dışında tenzih mertebesine münasip bir şekilde.

Onlar bu huzur devletini de, dünyada batına mahsus kıldı. Elbette, bütün vakitlerde zahirin ikilik görmesi vardır. Bunun için de şöyle demişlerdir:

-Alem-i kebirde müşrik ve muvahhid olduğu gibi; alem-i sağirde dahi, müşrikle muvahhid içtima etmiştir.

Kâmil kimsenin batını, bütün vakitte muvahhiddir; zahiri dahi müşriktir. Onun batını, yüce Allah ile olup, zahiri dahi, ehlin ve ayalin idaresindedir. Bunun böyle oluşunda da hiçbir mahzur yoktur.

Burada itiraz anlayışsızlıktan gelmektedir.

Bilhassa, üstte geçen itirazlı ve menfi sözlerinizden sakınınız. Yüce Hakkın gayretinden de kendinizi koruyunuz.

Zahir olan mana şu ki: Bu vaktin iddiacıları, sizi bu itirazları yapmaya kadar getirdiler. Amma, bu büyüklerin tarafını iyice düşünmek gerek. Zira, böyle bir düşünme zaruridir.

O müddeilerin yeni icadları ve kendilerindeki akıl almaz sayılan isleri üzerinde konuşacak olsanız yeri vardır. Amma, evliya katında gerekli ve mutlaka olması gereken işler üzerinde kelâm etmeniz münasip olmaz.

Fakir'in risalelerinde ve mektuplarında görmüş olacaksınız; tevhid-i şü-hudiden çokça yazmış ve onu tarikatın zaruri olarak yapılan işlerinden saymıştır.

Size lâzım olan odur ki, bu mananın tefsirini isteyesiniz ve güzel bir edeple serasınız.

Bu, öyle bir çiçektir ki, merhum Mevlâna Ahmed'in ayrılışından sonra

açtı Mevlâna hayatta iken, asla sizden böyle bir kelâm zuhur etmemişti.

Böyle yazmanız, bir bakıma iyi oldu. Şunun için ki: Bir tenbih aldınız.

Bundan sonra da, her ne vaki olur ise, yazmanız gerekir; amma sağlamlığını ve çürüklüğünü mülâhaza etmeden. Eğer sağlam olur ise, mesrur olmaya sebep olur; şayet çürük ise, intibah sebebidir. Yani onun çürüklüğü babında sizi ayıktırmaya...

Her hal ü kârda yazışmaktan kusur kalmamak gerek. Sizin mektubunuz, gelen kafile ile, yılda bir defa gelmektedir. Yılda bir defa olsa dahi, nasihat zarureti vardır.

O taraftan bir şey yazmasanız, bazı şeylerden de sormasanız kıyl ü kal yolu açılmaz.

***

Bu arada şunu da sormuşsunuz:

-Kalb zahir cümlesinden midir, yoksa batın cümlesinden midir?

Bu sorduğunuz soru üzerine, bir mektupta açıklama yapıp beyanda bulundum. Molla Abdülhayy'e dahi, onu size nakil için emir verdim. Kendisine müracaat ediniz.

***

Bu arada şunu da sormaktasınız:

-Bir başka tarikat vardır ki, onda keşfiyat ve tecelliyat yoktur. Bu tarikatta, müntehi ile mutavassıtın bilinme yolu nasıldır?

Bu sorunun cevabı da, şöyledir:

Bilesin ki,

Birsalik, kâmil ve mükemmel, tarikatı bilen bir şeyhin hizmetinde, onunla olunca, kendi hallerine dair bir bilgisi yoktur. Bu şeyhin, o kimsenin halini bilmesi yeterlidir. Müntehi ve mutavassıt, onun bildirmesi ile bilinir. Şayet, kendisine, halkın irşadı için bir icazet verir ise, ona mürid olanların halleri de, kendilerinin kemalâtına birer ayna olurlar. Bu hallerden, o kimsenin kendisi ve kemalâtı, mütalaa edilir.

İntiha için, bir başka alâmet dahi şudur:

. Salikte, Sübhan Hakkın emri iktizasından başka bir şey kalmamalıdır. Hem de hiçbir şekilde. Keza, onun batını, masiva işleri ile taalluku iktiza eden işlerden de halidir.

Nihayet için, birbiri üstünde çokça mertebeler vardır. Nihayette, ilk basamak, üstte anlatılandır.

Başarı ihsan eden Sübhan Allah'tır.

***

O mektupta şunu da yazmaktasınız:

-Bu sermayesi kıt Fakir'e teselli veren, şer'i marifettir. Yani şeriat bilgileri... Şeriat hükümlerinden her bir hüküm, menzil-i maksuda ulaştıran bir yol gibidir. Bir mülkten haber vermektedir ki; onun için zahiren hiçbir alâmet yoktur.

Şu beyt, gözönünde tutulmaktadır:

Şöyle temaşa azmiyle seferindeyiz;

Tüm alemden öte bir varlık izindeyiz...

Sizin bu marifetiniz, asli olup cidden yücedir; netice için ümid vermektedir. Bu marifetin mütalâası, beni cidden nazlandırdı. Mektubun başındaki sertliği dahi izale etti. Allahu Teala, bu yoldan maksuda ulaştırsın.

***

O mektupta şunu da sormaktasınız:

-Bazı erkekler ve kadınlar gelip tarikat talebinde bulunmaktadırlar. Lâkin, ribadan nasıl olan yemek ve giymek işlerinden de sakınmazlar. Bunlara tarikat talimi yapalım mı, yapmayalım mı? Bu durumda onlar şöyle demektedirler:

-Biz, hile-i şer'iye ile yarar hale getiriyoruz. Bu sualiniz için deriz ki:

-Onlara tarikat talimi yapınız. Haramdan sakındırmaya dahi bakınız. Yerinde olan da budur. İhtimal ki onlar, tarikat bereketi ile o karışık işlerden halâs olurlar.

***

Yine sormaktasınız ki:

-Birbiri ardına şark tarafında zuhura gelen iki alem nedir? Fakir, bu babda arkadaşlara sorulması için, mektup yazmıştır. Onun neticesini size nakletmesi için, Molla Abdülhayy'e bildireceğiz inşaallah...

***

Şunu da sormaktasınız:

-Kur'an hatminin, nafile namaz kılmanın, teşbih ve tehlil vazifesinin sevabını; ana-babaya, hocaya, kardeşlere hediye etmek mi daha faziletlidir, yoksa, hiç kimseye hediye etmemek mi?.. Bunun için şu cevabı veririz:

-En faziletlisi, hediye etmektir. Zira, hediye etmek; hem başkasına, hem de o ameli işleyene fayda vardır. Hediye etmemekte ise, yalnız yapana faydası vardır. Ayrıca, hediye etmekte şu ümid de vardır ki, sevabı hediye edilen amel, başkalarının bereketi ile makbul olur. Vesselam...

***