406. MEKTUP

MEVZUU:

a) Halk ve amir aleminden her bir latifenin bir zahiri, bir de batını olduğunun beyanı. Bu batının dahi, irfan sahibinin kayyumu olan isme katılması.

b) İrfan sahibinin, kalbe nüzul vaktinde zahir ve batın olarak kullan davete müteveccih olduğu.

NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Hace Haşim Bedahşi Keşmiri'ye yazmıştır.

***

Halk ve emir alemi, marifeti tam olan irfan sahibi içindir. Onun has yüzü olan kayum ismine nisbetle, her ne kadar her ikisi de zahire ve surete dahil olsalar da, gerçek manada, onun hakikati ve batınıdır. Nitekim, bir mektupta bunun tahkiki yapılmıştır. Amma, yüce Sultan Allah'ın fazlı ile bu zahiri ve sureti mülahaza ettiğimiz zaman; orada bize zahir ve batın, suret ve hakikat açığa çıkar. Bir cemaatın sandığı gibi, ne halk aleminin tamamını zahir olarak buluruz; ne de emir alemini batın. Latifelerden her bir latifede, yani emir ve halk aleminden bir suret, bir de hakikat vardır. Toprak unsurunda dahi, onun için hem zahir vardır; hem de batın. Aynı şekilde ahfanın dahi, bu zahiri bir de batını vardır. Bu batının dahi, halk alemi ile taalluku vardır. Emir alemi dahi, o gün salih ameller sebebi ile, hatta sırf Allah'ın fazlı ile bu batına katılır. O batın dahi, parça parça kayyum ismine bağlanır. O derecede ki, bu batından yana hiçbir eser kalmaz.

Her şey ki, sırf zahirden başkasıdır; o gizliliğe geçer.

Bu batının, kayyum ismine katılması şu demeye gelmez:

-Bu batın, o isimde olur; onunla ittihad eder.

Zira, böyle bir manaya kail olmak, ilhaddır. Kâinat hadiseleri ile, zatında, sıfatında, isimlerinde bir değişiklik olmayan zat yüce Sübhandır.

Elbette şu manaya olması gerekir:

-Bu batın için, o isme bir nisbet hasıl olur. Amma keyfiyeti meçhul biur nisbet. Bu nisbet dahi, hulul ve ittihad vehmini verir. Amma, hakikatta ne hulul vardır; ne de ittihad. Zira böyle bir şeyin olması demektir. Yani imkânın vacib olması. Halbuki böyle bir şey, aklen muhal olup şeriatta dahi zındıklık sayılır.

Baki kalan o sırf zahir, eğer şehadet aleminden ise, müşahede edilip görülür. Amma, batın rengine girmiş olarak, eğer batın ise, şühud ve idrak kavramı dışındadır; gaybe katılmıştır; onun rengini almıştır.

Keyfiyeti belli olan bir şey, keyfiyeti belli olmayandan bir renk almadık-

ça; keyfiyeti belli idrak kavramından çıkmadıkça, yükünü de şehadetten gaybe almadıkça; hakiki manada keyfiyeti belli olmayan manadan bir nasibe nail olamaz ve gaybin gaybin de muttali olamaz.

***

Şunun da bilinmesi yerinde olur ki,

Batından ayn durup hali üzere baki kalan bu zahirin yüzü tamamen halkadır. Şer'i olan taat ve ibadetler dahi ona bağlıdır. Davet ve tekmil muamelesi dahi ona kalmıştır.

İmkâna bağlı mertebelere ve vücuba bağlı makamlara taalluku olsun veya olmasın bir şey değişmez; bu tekmil sahibi arifin batını dahi zahire dönüktür.

Her ne şeye ki, zahir teveccüh eder; batın dahi tekmil, terbiye ve ibadetin itmamı için o cihete teveccüh eder. Zira burası, amel evidir ve davet yeridir. Şühudun ve müşahedenin hakikati ise, ancak ahirette olacaktır. Keşif ve muayene önümüzdedir.

Yüce Sultan Mabud Zat'a ibadet etmek, yani bu yerde, onun varlığına dalgın olmaktan daha faziletlidir. Mahabbetten neşet eden matlubu intizar etmek, matlubda yok olup gitmekten hayırlıdır.

Anlatılan üstteki manayı, sekir erbabı ister tasdik etsin; isterse etmesin.

Tekmil sahibi arif zat için hasıl olan zahir ve batının halk tarafına teveccühü, vakti belli ecel gelinceye kadardır. Bu dahi, davetin müntehasıdır.

Ecel vakti geldiği zaman, ölüm köprüsüne çıkar, mahbubun visal konağına ayağını basar. Ağyar sıkışıklığı olmadan, vasi ve ittisal devleti ile müşerref olur.

Bir şiir:

Kutlu olsun erbab-ı nimete erdikleri;

Miskin aşıka yeter kadehle içtikleri...

***

"Rahmimiz, nurumuzu tamamla, bizi bağıştı. Zira sen, her şeye kadirsin."(66/8)

Salât, selâm, tahiyyet, bereket Allah'ın halkının hayırlısına ve onun keremli kardeşlerine; âl ve ashab-ı izamına. Taa, kıyamete kadar...

***