409. MEKTUP

MEVZUU: Resulullah (sav) Efendimizi, maraz-ı mevtinde, bazı şeyler yazması için istediği kâğıdın verilmesine Hazret-i Ömer'in (ra) engel olmasının halli.

NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Hace Ebül-Hasan Baha Bedahşi Keşmiri'ye yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına selâm...

Sual şudur:

Hatem'ür-rüsul ver-risalet Resulullah (sav) Efendimiz, maraz-ı mevtinde, kâğıt taleb edip şöyle buyurmuştur:

"Bana kâğıt getirin; size bir kitap yazayım ki; benden sonra dalâlete düşmeyiniz."

Hazret-i Faruk Ömer dahi, ashaptan bir cemaatle beraber, kâğıt getirilmesine, engel olup demiştir ki:

-Allah'ın kitabı bize yeter...

Daha sonra, bir yanılma olup almadığı babında o emri yeniden anlamak istemiştir. Halbuki, Resulullah (sav) Efendimiz, her ne söylemiş ise, onu vahiy yolu ile söylemiştir. Nitekim, bu mana, şu ayet-i kerime ile sabittir:

"O boşa konuşmaz; söylediği ancak, kendisine gelen vahiyledir."(53-3-4)

\/ahye engel olup reddetmek ise, küfürdür. Nitekim, bu manada Allahu Teala, şöyle buyurdu: "Her kim, Allah'ın inzal ettiği ile hükmetmez ise... onlar kâfirlerdir."(5/44)

Bundan başka, Resulullah (sav) Efendimizin, sayıklama veya hezeyena kapılması gibi bir manaya cevaz vermek de şer'i hükümlere itimadı kaldırmak olur ki, küfürdür, ilhaddır, zındıklıktır.

Üstte anlatılan kuvvetli şüphelerin halli nasıl olur?

Bilesin ki,

Allahu Teala, seni irşad eylesin. Doğru yolda sana hidayet nasib eylesin.

Bu ve emsali şüpheler ki, bir cemaat, üç halifeye ve diğer sahabelere vardırmaktadırlar; bu gibi şekli şeylerle onların muradı, onları reddetmektir.

Eğer bu cemaat, insafa gelip de; Hayr'ül-beşer Resulullah (sav) Efendimizin sohbet şerefini kabul etselerdi; onların nefislerini dahi o, Hayrü'l-beşer Resulullah (sav) Efendimizin sohbetinde heva ü hevesten temizlenmiş, gönüllerinin kinden ve hasetten arınmış olduğunu bilselerdi; yine bilselerdi ki onlar, din ve İslâm büyükleridir, İslâm kelimesini ilâ için bütün güçlerini harcamışlar ve dinin teyidi, Seyyidü'l-enam Resulullah'a yardım için geceli gündüzlü, gizli aşikâr mallarını sarfetmişler; Resulullah (sav) Efendimizin mahabeti için aşiretlerini, kabilelerini, çocuklarını, zevcelerini, vatanlarını, meskenlerini, su kaynaklarını, ziraatlerini, ağaçlarını, ırmaklarını terk etmişler; Resulullah'ın (sav) nefsini kendi nefislerine tercih etmişler; Resulullah'ın (sav) mahabbetini dahi nefislerine olan mahabbeti, çocuklarına ve mallarına olan mahabbetten üstün tutmuşlar; yine onlar vahyin ve meleğin gelişine şahit olmuşlar; mucizeleri ve harika işleri görmüşler; böylelikle de gaybleri şehadet, ilimleri de ayn olmuş; yine onları bilselerdi ki, Allahu Teala, Kur'an-ı Mecid'inde:

"Allah onlardan razı, onlar da Allah'tan razı..."(5/119)

"Bu dahi, onlann İncil'de ve Tevrat'ta anlatılan vasıflandır."(48/29) manaları ile anlatmıştır; yanlış düşünmezlerdi.

Bu kerametlerde ki, bütün ashab müşterektir; din büyükleri olan Hulefa-ı Raşidin hakkında neler zahir olmaz ki?.. Hazret-i Faruk öyle bir zattır ki; onun şanında:

"Ey Nebi, sana Allah ve müminlerden sana tabi olanlara (veya olanlar) yeter."(8/64) buyurdu. İbn-i Abbas (ra) dedi ki:

-Bu ayet-i kerime, Hazret-i Ömer'in (ra) İslama girmesi üzerine nazil oldu.

Yukarıda anlatılanlar dinlenip insaf nazarı hasıl olduktan, Hayrü'l-beşer Resulullah (sav) Efendimizin sohbet şerefi de kabul edildikten sonra onun ashab-ı kiramının dahi üstün sanı ve yüksek dereceleri bilindikten sonra, muterizler ve şekçiler, bu gibi şüpheleri, mugalata ve safsata muzahrefati tasavvur edip anlatılanları, itibar derecesinden düşürmek isterler.

Şu şüphelerde mugalata maddesi bulunmamış ve safsata yeri dahi tayin edememiş olsalar dahi; en azından mücmel olarak anlamaları gerekir ki, bu seklerin neticesi ve bu şüphelerin hasılı hiçbir şeye yaramayacaktır. Hatta, onlar İslâmi zaruret ve bedahetle çarpışmaktadır. Kur"an ve sünnet-i Nebeviye ile merduddur.

Durum yukarıda tafsilatı ile anlatılmış olmasına rağmen; bu sualin cevabında ve bu şüphe maddelerinin tayininde, Allah'ın inayeti ile birkaç mukaddime yazacağız.

Dinle...

Kemal üzere bu şekil durumlarının hadi, mukaddimeler üzerine yapılmıştır. Her mukaddimenin dahi, kendi başına ayrı olarak verdiği cevap vardır.

BİRİNCİ MUKADDİME

Resulullah (sav) Efendimizin bütün konuşmaları, söylemeleri vahiy gereği ve ayet değildi.

"O, kendi nevasından söylemez..."(53/3) mealine gelen ayet-i kerime, Kur'an'a mahsus konuşmalarına aittir. Nitekim müfessirlerin de kail olduğu mana budur.

Eğer onun bütün konuşmaları bir vahiy gereği olmuş olsaydı; şanı yüce Hak katından hiç itiraz varid olmazdı. Yani Resulullah (sav) Efendimizin bazı konuşmalarına. Ona ve âline salât ve selâm olsun. Şu ayet-i kerimedeki affının manası dahi kalmazdı:

"Allah seni affetsin, niçin onlara izin verdin?"(9/43)

Allahu Teala, bu hitabı peygamberine yapmıştır. Allahu Teala ona salât ve selâm eylesin...

İKİNCİ MUKADDİME

Resulullah (sav) Efendimiz ile, akla dayalı işlerde, içtihada kalan hükümlerde; ashab-ı kiramın söz alış verişi yapmalarının yeri vardır. Bu da, şu ayet-i kerimelerin mucibine göre olmaktadır:

'İbret alınız, ey basiret sahipleri..."(59/2)

"İşi, onlarla müşavere et."(3/159)

Mana, üstte anlatıldığı gibi olunca, onlar için bu işlere red ve tebdil yeri vardır. Zira, işin meşveret ve itibarla olması, red ve tebdilsiz tasavvur edilemez.

Bedir esirlerinin katli hususunda ihtilâf vaki oldu. Kendilerinden fidye almakla katletmek üstüne değişik görüşler ileri sürüldü. Hazret-i Ömer'in hükmü onların katli üzerine gidi. Gelen vahiy, Hazret-i Ömer'in görüşüne uygun oldu. Fidye alınması için de, tehdid geldi. Bu manada Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Eğer azab nazil olsaydı; Ömer'den ve Saad b.Maaz'dan başkası kurtulamazdı."

Zira, Saad b.Maaz dahi, esirlerin katline işaret etmişti.

ÜÇÜNCÜ MUKADDİME

Resulullah (sav) Efendimiz için, sehiv ve nisyan caizdir; hatta vaki olmuştur. Allahu Teala, ona salât ve selâm eylesin...

Nitekim, üstte anlatılan mana, Zülyedeyn yolu ile gelen hadis-i şeriften anlaşılmaktadır. Şöyle olmuştu:

Resulullah (sav) Efendimiz, dört rikâtlı farzın birinde, ikinci rikâtı kıldıktan sonra selâm verdi. Bunun üzerine, Zülyedeyn, Resulullah (sav) Efendimize şöyle buyurdu:

-Ya Resulallah, namazı kısalttın mı, yoksa unuttun mu?

Zülyedeyn'in doğru söylediği sabit olunca, Resulullah (sav) Efendimiz kalktı; iki rikât daha kıldıktan sonra, sehvi secdesi yaptı.

Sıhhat, feragat halinde sehiv ve nisyan caiz olduğuna göre ki bu, beşeriyet iktizasıdır; maraz-ı mevtinde, hastalık halinde kendisinden bir kasd ve ihtiyar olmadan kelâm, beşeriyet iktizası olarak neden sudur etmesi caiz olmasın? Şer'i hükümlere olan itimad neden kalksın? Allahu Teala, ona salât ve selâm eylesin.

Kaldı ki, Sübhan Hak, Resulullah (sav) Efendimizi, sehvi ve nisyanı üzerine kesin vahiy ile muttali kılmıştır. Doğruyu yanlıştan ayırmıştır. Zira, Resulullah (sav) Efendimizin hata üzerine takriri caiz değildir. Zira, böyle bir şey, şer'i hükümlere olan itimadı kaldırır. Bundan sabit oldu ki, itimadın kalkması için, sehvin ve nisyanın kendisi bir mucip değildir; onlarda kararlı olmak bir muciptir. Hata ye nisyan üzere kararlı olmak ise, caiz değildir.

DÖRDÜNCÜ MUKADDİME

Hazret-i Faruk Ömer, hatta kalan üç halife cennetle müjdelidirler. Bilhassa, Kur'an ve hadislerle onların cennetlik oldukları müjdesi varid olmuştur. Hatta söyle demek de mümkündür:

-Sağlam rivayetlerin çokluğundan bu mana, meşhur olup manevi tevatür haddine ulaşmıştır.

Bunları inkâr etmek ya cehaletten, yahut inattan ileri gelir.

Sahih ve hasen derecesindeki hadis ravileri, ehl-i sünnettir, rivayetlerini, tabiine ve sahabeye dayandırmışlardır. Muhalif fırkaların hepsi bir araya ?gelecek olsa, ehl-i sünnetin onda birine ulaşır mı, ulaşmaz mı bilinmez? Nitekim, bu mana derin teabbubu olan insaf sahiplerine gizli değildir.

Ehl-i sünnet ulemasının kitapları, bu büyüklerin cennetle müjdeli olmaları ile doludur. Bazı muhalif fırkalara mahsus kitaplarda bu müjdenin olmayışında ne gam olur? Zira, müjde rivayetinin olmayışı, müjdenin olmayışına delâlet etmez.

Kur'an-ı Mecid'de hem de pek çok ayet-i kerimelerle bu büyüklerin cennetle müjdeli olmalarının sübutu yeter. Burada şu ayet-i kerimeleri alabiliriz:

"islâm'da birinci dereceyi kazanan muhacirler ve ansar ile, güzellikle onlara tabi olanlar var ya... Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. İçinde ebedi kalmak üzere, Allah bunlar için artından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte, bu en büyük mailiyettir..."(9/100)

"Aranızda, ferirtten evvel Allah yolunda mal harcayan ve mukatele eden başalan ile aynı seviyede olamaz. Bunlar sonradan Allah yolunda mal harcayıp mukateie edenlere bakarak, daha büyük dereceye sahiptir. Allah, onların her birine cenneti vaadetti. Allah muhakkak yaptıklarınızdan haberdardır."(57/10)

Fetihten evvel ve fetihten sonra, Allah yolunda hicret edip, mal harcayan ve savaşan ashabın tümü ki, cennetle müjdelenmiştir; mal harcamakta ve Alllah yolunda savaşmakta pek ileri olan ashabın ileri gelenleri için ne diyebilbiriz? Ne demeye gücümüz yeter? Onların en büyük derecelerinin ne olduğunu nasıl idrak edebiliriz?

Üstte anlatılan ikinci ayet-i kerime için, tefsin ehli dedi ki:

-Bu ayet-i kerime Hazret-i Ebu Bekir Siddık için nazil olmuştur. Zira o, Allah yolunda mal harcamakta ve savaşmakta, en ileridir.

Bir başka ayet-i kerimede ise, Allahu Teala şöyle buyurdu:

"Allahu Teala, ağacın altında seninle biat eden müminlerden razı olmuştur. Kalblerindekini bilerek, üzerlerine kuvve-i maneviye indirmiş ve onlan yakın bir fetih ve alacakları birçok ganimetlerle mükafatlandırmıştır. Allah mutlak galiptir; yegâne hüküm ve hikmet sahibidir..."(48/18-19)

Muhyissünne imam-ı Begavi Maalimü't-tenzil eserinde, Cabir'den (ra) naklen Resulullah (sav) Efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı:

"Ağacın altında biat edenlerden hiç kimse, cehenneme girmeyecektir."

Anlatılan biata:

-Biat-ı rıdvan adı verilir. Şunun için ki: Sübhan Allah o cemaattan o biatta razı olmuştur.

Hiç şüphe edilmeye ki, Kur'an ve hadis ile cennetle müjdelenen bir kimseyi tekfir etmek, küfürdür; kabahatların da en büyüğüdür.

BEŞİNCİ MUKADDİME

Kâğıt getirilmesini Hazret-i Faruk Ömer'in durdurması, red ve inkâr yollu değildir. Böyle bir şeyden Allah'a sığınmak gerek. Böyle bir edep dışı hareketin onlardan sudur etmesinden Allah'a sığınmak gerek. Bilhassa, en büyük alâka sahip olan Resulullah (sav) Efendimizin vezirlerinden... onun nedimelerinden... Allahu Teala, ona salât ve selâm eylesin. O kadar, ki, böyle bir mana, Hayrü'l-beşer Resulullah (sav) Efendimizin bir veya iki defa sohbeti ile müşerref olan ashabın en alt derecesinde bulunandan dahi vaki olmaz. Hatta, böyle bir red, İslâm devleti ile saadete eren avam mü'minlerden gelmesi dahi tevehhüm edilmez. Durum böyle olunca, vezirlerin ve nedimlerin en büyüklerinden, muhacir ve ansarın en ulularından gelmesi nasıl tahayyül edilir?

Allahu Teala, onlara insaf versin ki, din büyüklerine kötü zanda bulun-mayalar; anlamadan her bir cümle ve kelime ile muahazeye koyulmayalar.

Hatta Hazret-i Ömer'in anlayıp sormak istemesi ki, bunun için: -Hele anlayınız, demesi şu manayadır:

Eğer kâğıt istemesi ciddi ve önemli ise, kendisine getirile... Eğer ciddi bir mana yoksa, onun başını bu vakitte ağrıtmayalar.

Zira, eğer kâğıt taleini vahiy ve emirle yapmış ise, onu mübalağa ve tekidle üzerinde durarak isterdi; yazmakla memur olduğunu mutlaka yazardı. Çünkü vahyi tebliğ etmek, peygamberlere vaciptir. Eğer bu taleb, emir ve vahiyle değli de, ictihadda ve fikre dayalı bir şey yazmak istemiş ise, vakit, böyle bir şeye müsaid değildir. İçtihad mertebesi ise, Resulullah (sav) Efendimizin intihalinden sonra da bakidir.

Resulullah (sav) Efendimizin ümmetinden hüküm çıkaranlar, dini asılların da aslı olan Kur'an'dan içtihada dayalı hükümleri çıkarabilirler. Onun huzurunda vahyin nüzul zamanı, hüküm çıkaranların hüküm çıkarmaları yeri olunca... Vahyin kesilme zamanı olan Resulullah (sav) Efendimizin irtihalinden sonra da, ilim sahiplerinin istinbatı (hüküm çıkarması) ve içtihadı evlâ yoldan makbul olur.

Vakta ki, Resulullah (sav) Efendimiz, o iş üzerinde ciddi durmadı; hatta bu emirden iraz etti. O zaman bildi ki, bu taleb vahiy üzerine değildir.

Mücerred istifsar için tevakkuf, mezmum değildir. Zira, melâike-i kiram dahi, Adem'in hilâfet şeklini öğrenmek ve açıklığa kavuşması taleplerini Melik-i Allâm'a arz etmişlerdir. Şöyle dediler:

"Orada bozgunculuk edecek ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? Halbuki biz, seni hamd ile teşbih takdis ediyoruz."(2/30)

Bu manadan olarak, Zekeriya (as) dahi, kendisine Yahya'nın müjdesi verildiği zaman şöyle dedi:

"Rabbim, benim nerden çocuğum olacak? Bana ihtiyarlık geldi; kadınım dahi kısırdır."(19/20)

Mana yukarıda anlatıldığı gibi olunca, istifham ve istifsar için; Hazret-i Ömer'in kâğıt getirilmesini durdurmasında ne gibi bir zorluk olur? Bunda ne gibi bir şey ve zarar vardır?

ALTINCI MUKADDİME

Hayrül-beşer Resulullah (sav) Efendimizin sohbeti ve onun ashabına karşı iyi zanda bulunmak lâzımdır.

Resulullah (sav) Efendimizin asrını, asırlann hayırlısı; Resulullah (sav) Efendimizin ashabını dahi, peygamberlerden sonra ademoğullarının en faziletlisi bilmek lâzımdır. Bunları böyle bilmek lâzımdır ki, peygamberlerden sonra en faziletli cemaat, asırlann hayırlısında batıl üzerine toplanmış ve onun irtihalinden sonra, yerine fasık ve kâfirler oturmamış olduğuna tam yakin hasıl ola...

Yukarıda şöyle dedim:

-Ashab, ademoğullarının enbiyadan sonra en faziletlileridir.

Çünkü, bu ümmet hayırlı ümmettir; böyle olduğu dahi, Kur'an'la sabittir. O sahabe dahi, bu ümmetin en faziletlileridir. Hiçbir veli, bir sahabe mertebesine yetişemez.

Az insaf yeterli olur. Ve anlamak gerek. Eğer kâğıt getirilmesine engel olmak, Hazret-i Faruk'tan bir küfür olarak gelmiş olsaydı, Kur'an hükmü ile ümmetlerin hayırlısı, bu ümmetin hayırlısı olan Sıddık (ra) onun hilâfetini kararlaştırmazdı. Allahu Teala Kur'an-ı Mecid'de sena eylediği, kendilerinden razı olup cennet vaadinde bulunduğu ansar ve muhacirin onunla biat etmezlerdi; Resulullah (sav) Efendimizin makamında oturtmazlardı.

Resulullah (sav) Efendimizin sohbetine ve onun ashabına hüsn-ü zan hasıl olduktan sonradır ki, bu misillu şüphelerin sıkıntısından necat müyesser olur. Bu gibi seklerin batıl olduğu manası dahi hasıl olur.

Allah korusun, Resulullah (sav) Efendimizin sohbetine ve onun ashabına iyi zan hasıl olmaz da; iş kötü zanna varır ise, zaruri olarak bu kötü zan, o sohbetin sahibine ve onun ashabına gider. Hatta bu sahibin dahi Mevlâsına çıkar. Bu işin şenaatini tam manası ile düşünüp bulmak lâzımdır.

Resulullah (sav) Efendimizin ashabına saygılı olmayan, ona iman etmiş sayılmaz. Zira, bu manada, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Onları seven, beni sevdiği için sever; onlara buğzeden dahi, bana buğzettiği için buğzeder."

Bu manadan olarak, ashabı sevmek, Resulullah (sav) Efendimizi sevmeyi ilzam eder. Ashab-ı kirama buğzetmek ise, ona buğzetmeyi getirir. Ona ve âline salât ve selâm olsun.

***

Buraya kadar anlatılan mukaddimeleri bildikten sonra; bu şüphenin ve buna benzer şüphelerin cevabı kendiliğinden meydana çıkar. Hem de-hiçbir zorlama olmadan. Hatta mukaddid cevaplar hasıl olur. Zira, bu mukaddimelerden her bir mukaddime için, şöyle demek mümkündür:

-Onlar, kendi sınırlarını dahi asan cevaplardan birer cevaptır...

Nitekim, bu mana daha önce de anlatıldı.

Bu mukaddimelerin mecmuu, bu şüphe maddesini Allah'ın yardımı ile kesip atmıştır. O seklerin defini ise, nazardan çıkarıp zanna ve tahmine bırakmıştır. Nitekim bu mana, insaflı zeki kimselere gizli değildir. Burada kullanılan:

-Zanna ve tahmine tabirini kullanmak, söz gelişi söylenmiştir. Yoksa, o gibi eklerin batıl olduğu açıktır. Bu şüphelerin batıl olduğu üzerine yazdığım mukaddimeler ise, ancak o açıklığa tenbihat kabilindendir.

Fakir'e göre bu gibi sekler ve şüpheler, fen sahibi birinin san'atı gibidir. Ki o kimse, ahmak bir cemaat arasına girer. Onların hisleri ile de sabit olan bir taşı alır; birtakım uydurma delil ve mukaddimelerle onun altın olduğunu isbatlar. bu ahmaklar dahi, bu uydurma mukaddimelerin definden aciz bulunmaktadırlar. O delillerin dahi mugalatadan ibaret olduğunu tayinde kusurludurlar. Böylelikle de şüpheye düşerler. Hatta o taşın altın olduğunu bilirler. Hem de yakinen. Kendi duygularını unuturlar, hatta itham ederler. Bu durumda, akıllı olana düşer ki, hissin zaruri olduğuna itimad ede. O süslü mukaddimeleri de itham ede.

İşte, üzerinde durduğumuz mana dahi, üstte anlatıldığı gibidir.

Her üç halifenin de, üstün şanları ve derecelerinin yüksekliği, hatta, Hayrü'l-beşer Resulullah (sav) Efendimizin tüm ashabının üstünlüğü, Kur'an ve hadis muktazası his ve müşahede ile bellidir. Süslü delillerle, onlara atıp taan edenlerin taanları ve ayıplamaları; o taşın varlığına atmak ve taan edip onda yapılan mugalata gibidir.

"Rabbimiz, bize hidayet ettikten sonra, kalblerimizi kaydırma. Çünkü, sen hibesi en bol olansın."(3/8)

***

Keşke biteydim; onları bu din büyüklerine sövmeye ve İslâm ulularına taan etmeye götüren nedir? Halbuki, kâfirlerden ve fasıklardan birine sövmek, bir şahsa taan etmek şeriatta ibadet, keramet, fazilet ve necata vesile sayılmamaktadır. O halde, bu dinin hidayet erlerine ve İslâm hamilerine sövmek nasıl olur? Düşünülmelidir.

Şeriatta varid olmadı ki, Ebu Cehil ve Ebu Leheb gibi Resulullah'ın (sav) düşmanlarına sövmek ibadet ve keramet sayılsın. Elbette onlardan ve hallerinden iraz edip geçmek; vakti boşa geçirmemek, malayani ile meşgul olmamak, yerinde ve münasip olandır.

"Onlar bir ümmetti; geçtiler. Onların kazandığı kendilerinedir; sizin kazandığınız da size. Onların işlediklerinden sorumlu değilsiniz, "(2/141)

Allahu Teala, Resulullah (sav) Efendimizin ashabını Kur'an-ı Mecid'de şöyle anlattı:

"Onlar, kendi aralarında merhametlidirler..."(48/29)

Bu durumda onlar hakkında düşmanlık ve iki yüzlülük zannı Kur'an'ın kat'i hükmüne aykırıdır.

Üstte anlatılandan başka, bu büyükler hakkında kin ve düşmanlık isba-tı; her iki taifeyi de kötülemeyi gerektirir. Her iki taifeden de emniyeti kaldırdığı gibi, ashaptan her iki zümreyi de, taana uğratır. Böyle bir şeyden Allah'a sığınmak gerek. Bilhassa şunun için ki: Enbiyadan sonra insanların en faziletlileri onların en şerlileri görüle. Asırların hayırlısı ise, asırların şerlisi ola. Bu manada, o asrın tüm ehli, düşmanlık ve adavetle muttasıf . olur ki, böyle bir şeyi söylemeye hiçbir Müslüman cür'et edemez. Böyle bir manaya da cevaz vermez.

Hazret-i Ali'nin hangi azamet ve hangi celâleti var ki bunun için üç halife birden ona düşman olalar; Hazret-i Ali'de dahi o üç hazrete karşı gizli düşmanlık buluna. Böyle bir şey, her iki tarafı da kötülemektir. Allah onlardan razı olsun.

Acaba, neden onlar birbirleri ile sütle şeker gibi olmasınlar? Birbirlerin-de kendi varlıklarını neden fani görmesinler? Kaldı ki, hilâfet işi de onlar arasında rağbet edilen ve aranan bir şey değildir ki; düşmanlığa ve kine sebep ola...

Nasıl üstte anlatıldığı gibi olmasın ki? Hazret-i Sıddık'tan (ra) gelen: -Beni kılıcınızla düzeltiniz, atınız; cümlesi meşhurdur. Hazret-i Faruk (ra) dahi, bu manada şöyle demiştir: -Hilâfeti alacak birini bulsam, onu bir dinara satarım... Hazret-i Ali'nin dahi, Muaviye ile muharebesi ve münazaası, hilâfete

meyli ve ona rağbet sebebi ile değildir. Elbette, asilerle kıtal farz ve onlan def etmek zaruri olduğu içindi. Allah onlardan razı olsun. Bu manada, yüce Allah'ın emri şu idi:

"Tecavüz eden tarafla kıtal ediniz; taa, Allah'ın emrine dönünceye kadar."(49/9)

Amma bu babda asıl söz şu ki: Hazret-i Ali ile muharebe edenler, tecavüz eden asi kimseler değillerdi. Onlar tevil ehli, görüşleri olan içtihad sahipleri idiler. Bu içtihadda, hatalı olsalar dahi, taan edilip ayıplanmaktan beri bulunmaktadırlar. Fısk ve küfre bağlanmaktan dahi uzak bulunmaktadırlar. Nitekim, bu manada Hazret-i Ali (ra) şöyle dedi:

-Kardeşlerimiz bize asi geldiler; amma ne kâfirdirler, ne de fasıklar.

Zira, onların tevil hakları vardır.

imam-ı Şafii dahi, Ömer b.Abdulaziz'den naklen gelen bir cümleyi şöyle anlatmıştır:

-O, bir kandı, Allah ellerimizi ondan yana temiz tuttu; biz de dillerimizi ondan temiz tutalım.

***

Dua ve münacaat makamında bir ayet-i kerime meali:

"Rabbimiz, bizi ve iman ile daha önden bizi geçmiş olan din kardeşlerimizi bağışla. İman edenler için, kalblerimizde bir kin bırakma. Rabbimiz, sen çok esirgeyen ve çok merhamet edensin."(59/10)

Salât ve selâm Seyyidü'l-enama, âline ve ashabı-kiramına. Taa, kıyamet gününe kadar.

***