412. MEKTUP

MEVZUU : Salikin halleri beyanında değişik sorulara cevaptır.

***

NOT : İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu. Mir Muhammed Nu'man'a yazmıştır.

**

Allah'a hamd olsun. Selâm olsun onun seçmiş olduğu kullarına..

***

Şöyle sormuşsunuz:

? Zaman zaman salik, kendi nefsini uruc vaktinde enbiyanın ashabı makamlarında görmektedir. Onlara salât, selâm ve tahiyyat.. Halbuki, onlar, adı geçen salikten daha faziletli bulunmaktadırlar. Hem de icma ile.. Hatta, salik kendini, peygamberlerin makamında dahi görmektedir. Onlara salât ve selâm olsun.. Bu muamelenin hakikati nedir?.

Bazı insanlar dahi, o makamların erbabı ile müsavat tevehhüm etmektedirler. O makam erbabı ile ortak olduklarını dahi tahayyül etmektedirler.

Bu tahayyül ve tevehhüm sebebi ile onu reddedip taana uğratırlar. Onun hakkında şikâyet ve ayıplama dili uzatırlar. Bu muammanın yüzünden perdeyi açmak yerinde olur..

Bu suâlin cevabı şudur:

? Zaman zaman, alt tabakadan olanların, üstün makamların sahiplerine ulaşmaları şu kabildendir ki; fakirler ve muhtaçlar devlet sahiplerinin kapılarına, has nimet erbabının mekânlarına giderler ki: Oradan bir hacet talebinde bulunup onların devletlerinden ve nimetlerinden bir tadımlık isteyeler..

Halbuki, işini anlamaktan kusurlu kimse, bu vusulü sanır ki: Onlarla müsavat ve onlarla ortaklıktır.

Çoğu kez bu vusul, gezmek ve görmek kabilinden olur.. Yani: Vasıta ve vesilelerle emirlere ve sultanlara has olan yerleri.. Ta ki: Onları ibret nazarı ile seyretsin ve üstün manzaralara içinde bir rağbet olsun..

Üstte anlatılan manadaki vüsulda: Müsavat (eşitlik) tevehhümü nasıl olur?. Bu gezip görme işinde ortaklık nasıl tahayyül edilir?.

Hizmet hakkını yerine getirmek için; hizmetçilerin hizmetleri görülecek kimselere has yerlere girdiklerini düşük rütbelisi de, yüksek rütbelisi de görür. Amma, ahmak olan bu girişten, müsavat ve ortaklık tevehhüm eder. Halbuki temizlikçi, yelpazeci, kılıçlılar sultanın yanında bulunur ve ona has yerlerde dururlar.

Bir kimse, üstte anlatılan manadan bir ortaklık tevehhüm eder ise., son derece yanılmış olduğunu ortaya çıkarır.

Bir mısra:

Elem sahiplerine her yandan gelir belâ..

insanlar, bir garibi ayıplamak için sebeb ararlar. Ona taan edip rüsvay etmek için yol icad ederler.

Allah-ü Taâlâ, onlara insaf versin..

Halbuki, insanlara lâyık' olan zaif bir kimseden serlerin kaldırılması, ayıplamanın atılması yolunu aramaktır, İslâmiyet şerefini de her bakımdan korumaya çaba göstermeleri gerekir.

Taan işinde, onların işi, şu iki halin dışında değildir. Şöyle ki:

a) İtikad ederler ki; bu halin sahibi, o makamların erbabı Ne ortaktır veya müsavi olduğunu bilir..

b) Yahut, üstte anlatıldığı manada bir itikad beslemezler.

Şayet anlatılan manada bir itikada sahib olurlarsa, o halin sahibi hakkında küfür ve zındıklıkla hükmetmiş olurlar; Ehl-i İslam zümresinden de atmış olurlar: Zira, peygamberlerle anlatılan manada bir ortaklık veya müsavi olmayı itikad etmek küfürdür. Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer ile de, müsavat iddiası öyledir. Allah onlardan razı olsun. Zira bunlar öyle zatlardır ki: Pek faziletli oldukları sahabenin, tabiinin icmaı ile sabittir. Nitekim, büyük imamlardan bir cemaat, bu manayı anlatmıştır. O anlatanlardan biri de İmam-ı Şafiîdir. Allah onların hepsinden de razı olsun.

Hatta, kalan ümmet üzerine, tüm sahabenin üstün fazileti vardır. Zira, hiç bir fazilet yoktur ki: Hayr'ül-beşer Resulüllah S.A. efendimizin sohbetine denk olsun. Ona salât ve selâm olsun, islâm'ın zaafı, Müslümanların azlığı zamanında Din-i Metin'in teyidi, Sey-yid'ül-mürselin Resulüllah S.A. efendimize yardım için ashap tarafından sarf edilen az bir fiil var ya.. onlardan başkaları, bütün ömürlerini taat ve ibadete harcayıp dursalar, o az fiil mertebesine ulaşamazlar.

Bu manadan olarak, Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

? «Biriniz Uhud dağı kadar altın sadakası verse, onların bir müd (yirmi kile), hatta yan mikdarı arpa sadakasına yetişemez..»

Hazret-i Sıddık'ın r.a. daha faziletli olduğu şu cihetten gelmektedir ki o: İmanda, en önde olanların da başındadır; bu yolda çok çok mal harcamıştır; lâyık hizmetlerde bulunmuştur.

Anlatılan mana icabı olarak, onun şanında şu âyet-i kerime nazil oldu:

? «Aranızda, fetihden evvel Allah yolunda mal harcayan ve mukatele edenler, başkaları ile aynı seviyede olamaz. Bunlar, sonradan Allah yolunda mukatele edenlere bakarak, daha büyük dereceye sahiptir. Allah, onların her birine cenneti vaad etti. Allah, muhakkak yaptıklarınızdan haberdardır.» (57/10)

Bir başka cemaat dahi, ondan başkalarının fazilet ve menkıbelerinin çokluğuna bakarak; Hazret-i Ebu Bekir'in r.a. daha faziletli olması babında ara verirler.. Amma, bilmezler ki: Eğer faziletlerin ve menkıbelerin çokluğu daha faziletli olma sebebi olsaydı: ümmet ferdleri arasında bu faziletleri çok olanlar peygamberlerinden daha faziletli olurlardı. Zira, bu faziletler onlarda yoktu.. Böyle bir faziletin olusu başkadır; öbür türlü faziletlerin ve menkıbelerin bulunması başkadır.

Fakir'in kanaatince asıl fazilet şudur: Dinin teyidinde en ileri bulunmak, Rabb'ül-âleminin din hükümlerine yardım için can ve mal harcamakta kıdemli olmaktır.

Nitekim anlatılan manada, peygamber hepsinden ileri olduğu için; hepsinden faziletlidir.

Aynı şekilde, her kim bu iş üzerinde daha ileri ise.. fazilet itibarı ile diğerlerinden daha ileridir. Bu işte, önde bulunan diğerlerinin üstazı, din emrinde onların muallimi gibidir. Onlara sonradan katılanlar, o önde gidenlerin nurlarından iktibas edip onların bereketlerinden istifade ederler.

İşte, anlatılan devletin sahibi, bu ümmet arasında; Resulüllah S.A. efendimizden sonra Hazret-i Ebu Bekir'dir. Allah ondan razı olsun.

Çünkü o: Çokça mal harcamakta, mukatele ve şiddetli mücahe-dede, makam ve şöhret harcamakta, Din-i Metin'i teyid için şüphe ve fesadı def etmekte, Seyyid'ül-mürselin Resulüllah S.A. efendimize yardım etmekte sabikun olanların en başındadır. Böylece, başkalarına nazaran daha faziletli olmak ona bırakılmıştır.

Hazret-i Ömer'e r.a. gelince ondan da anlatalım..

Resulüllah S.A. efendimiz Hazret-i Ömer'in imdadı ile, İslâm dininin izzetini ve ağır basmasını taleb etti. Noksan sıfatlardan münezzeh Allah ise.. Habibine yardıma, sebebler âleminde onunla yetişti.. Bu manada şöyle buyurdu:

? «Ey Nebi, sana Allah ve sana ittiba eden müminlerden bazıları yeter..» (8/64)

(Bu âyet-i kerimenin tevili, İmam-ı RABBANİ Hz. ne göre burada böyledir.)

İbn-i Abbas r.a. der ki:

? Bu âyet-i kerimenin geliş sebebi, Hazret-i Ömer'in r.a. İslâm dinini kabul edişidir.

Böylelikle de, Hazret-i Sıddık'tan sonra, daha faziletli olma işinde Hazret-i Ömer'in durumu da tayin edilmiştir. Allah onlardan razı olsun..

Üstte anlatılan mana icabı olarak, sahabe ve tabiin birlikte, Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer'in daha faziletli oldukları üzerinde karar kılmışlardır. Allah onlardan razı olsun.. Nitekim, bu mana, daha önce de anlatıldı.

Hazret-i Ali r.a. dedi ki:

? Bu ümmetin en faziletlileri, Ebu .Bekir ve Ömer'dir. Her kim, beni onlardan faziletli görürse.. o müfteridir. Müfterilerin dövüldüğü gibi, onu kamçı ile döverim.

Bu bahis, kitaplarımda ve risalelerimde tafsilâtı ile yazılmıştır. Bu makamda, daha ziyade anlatmanın yeri yoktur.

Ahmak o kimsedir ki: Kendisini Hayr'ül-beşer Resulüllah S.A. efendimizin ashabı ile bir görür..

Haberlerden ve eserlerden yana da cahil o kimsedir ki: Kendi nefsini sabikundan tasavvur eder.

Şunun da bilinmesi yerinde olur ki: Bu sebkat devleti, ki daha faziletli olmak sebebidir; birinci asırda Hayr'ül-beşer Resulüllah S. A. efendimizin sohbet şerefi ile müşerref olanlara mahsustur. Başka asırda bu mana yoktur.

Anlatılan manadan dolayı, olur ki: Bazı asırlardan sonra gelenler, daha önceki asırlarda gelenlerden faziletli bulunurlar. Hatta su da caiz olur ki: Bir asırda, sonradan gelen, önden gelene nazaran aynı asırda daha faziletli olabilir.

Allah-ü Taâlâ, mücerred tevehhüm ve tahayyül ile bir Müslüman'a taan ve tard etmenin şenaati, sırf taannüt ve taassupla bir Müslüman'ı tekfir etmenin çirkinliği babında taan edenlere basiret ihsan eylesin..

Ne çaresi var?.

Hakkında küfür ve dalâlet söylenen kimse; eğer bunları alacak ve müstahak olacak bir kimse değil ise., bu küfür ve dalâlet isnadı, zarurî olarak; o küfür ve dalâlet sözünü edene döner.. Atılandan atana gelir.. Nitekim, bu mana, bir hadis-i şerifle sabit olmuştur.

Dua makamında bir âyet-i kerime meali:

? «Rabbimiz, bizim için günahlarımızı işimizdeki taşkınlığımızı bağışla.. Ayaklarımıza sebat ver. Kâfirlere karşı bize yardım eyle..» (3/147)

***

Biz yine esas söze dönelim; ikinci şıkkı beyan edelim. Deriş ki:

? O taan eden kimselerde, anlatılan manada bir itikad yoksa.. yani: O halin sahibi için.. Onun halini de, küfür haddine getirmiyorsa.. bunların durumu da şu iki halin dışında değildir:

a) O kimsede vaki olan hal, bunları kizba ve bühtana çekmektedir. Böyle bir şey de, bir Müslüman'a kötü zandır. Böyle bir kötü zan ise., şer'an mahzurludur.

b) Onları yalana ve bühtana götürmez.. Bir ortaklık ve müsavat zannına da kapılmazlar.. Böyle olunca da, taan edip malâmat etmenin tevili nedir?. Kötüleyip ayıplamanın sebebi nedir?.

Vakıa-i sadıkaya lâyık olan odur ki: îyiye yor ula.. O vakıanın sahibi ayıplanan bir kabahatli bulunmaya.. Burada şöyle bir soru sorulabilir:

? Fitneyi getiren bu gibi vakıaların izhar edilmesinin tevili nedir?.

Bunun için şöyle deriz:

? Tarikat meşayihinden, bu gibi hallerin zuhuru çok vuku bulmuştur. Bu, onlar için devamlı âdet haline gelmiştir.

Kaldı ki bu, İslâm'da ilk defa olan bir şey de değildir. Sonra, hakkanî bir niyet, sadık bir irade dışında da olmamaktadır.

Bu gibi şeyleri zaman zaman yazmaktan maksad, kendisine hibe edilen halleri şeyhine izhar ederek, onlarda halinin sağlamını çürüğünü meydana çıkarmaktır. Bir de, onun tabirine ve teviline muttali olmaktır.

Bazen de, bu gibi halleri yazmaktan maksad: Talipleri ve tilmizleri rağbete getirip onları bu yola teşvik etmektir.

Bazen de bu gibi halleri yazmaktan maksad: Ne şudur, ne de bu.. Bu gibi sözler, mücerred sekir ve halin galebesi sonunda yazılmaktadır. Bulunduğu sıkıntılı halden biraz nefeslenir; nefsindeki ağırlığı bir parça olsa da hafifletir.

Bir kimsenin maksadı ki: O gibi halleri izhar etmekten şöhret ve halkın kendisini kabul etmesidir; o kimse battal bir müddeidir. O haller dahi, kendisinde istidrac olarak kalır... Kendisine vebal olur.. Hüsrana dalmasına sebeb olur. Çeşitli sıkıntılara düşer..

Dua makamında iki âyet-i kerime meali:

? «Rabbimiz, bize hidayet ettikten sonra, kalblerimizi kaydırma.. Bize katından rahmet hibe eyle.. Çünkü sen, hibesi en bol olansın..» (3/8)

? «Ben nefsimi temize çıkaramam. Zira nefis, bütün şiddeti ile kötülüğü emreder. Meğer ki, Rabbimin rahmeti ola.. Gerçekten Rabbim, Gafur Rahmidir.» (12/53)

***

Sormuşsunuz ki:

? Şunun sebebi nedir ki: Enbiya ve evliya belâ, musibet, mihnet cini i şeylerin en şiddetlileri ile iptilâya uğramaktadırlar. Nitekim, bu manada şöyle buyurulmuştur:

? «İptilâya uğramak ciheti ile insanların en şiddetli olanları enbiyadır; sonra evliya daha sonra sırası ile..»

Sübhan Allah ise, şöyle buyurdu:

? «Size isabet eden her musibet, ellerinizin kazancıdır.» (42/30) Bu âyet-i kerimenin ifade ettiği manadan da anlaşılmaktadır

ki: Her kimin ki, seyyiat kazancı çoktur; onun musibete düşmesi de aynı şekilde çoktur. Bu duruma göre yerinde olur ki: Enbiyadan ve evliyadan başkaları en şiddetli belâ ve musibete uğrayalar; enbiya ve evliya değil..

Bundan başka o büyükler, asaleten ve teb'an, Sübhan Hakkın mahbubu bulunmaktadırlar; o Yüce Zat'ın sevgilileri bulunmaktadırlar. Bu durumda, mahbub zatlara, yakınlık bulanların haslarına belâ ve mihnetlerin havalesi nasıl sahih olur?. Düşmanlar, rahat ve nimet içinde iken, dostların belâ ve elim azab içinde kalmaları nasıl doğru olur?.

Bunun cevabı şudur: Bilesin ki..

Allah-ü Taâlâ, seni irşad eylesin; doğru yola hidayet eylesin.. Dünya, nimetlenmek ve lezzet almak için kurulmamıştır. Nimetlenmek ve lezzet almak için hazırlanan âhirettir.

Dünya ile âhiret arasında bir zıddiyet, nakzetme durumu olduğundan; birini hoşnut etmek, diğerinin dargınlığına gider. Ekinde lezzet almak, diğerinde elem duymayı gerektirir. Böyle olması da zarurîdir.

Bir kimsenin ki: Dünyada lezzet alması ve nimete dalması çoktur; âhirette eleme dalıp nedamet duyması dahi çoktur. Aynı şekilde bir kimsenin dünyada iken, iptilâya ve mihnete uğraması çok ise.. âhirette onun nimetlere ve lezzetlere dalıp mesrur olarak haz duyması daha ziyade ve daha bol olur.

Keşke, âhiretin bekasına nisbetle dünyanın bekası; umman denize nisbetle bir damla hükmünde olaydı:. Evet.. namütenahiye nisbetle mütenahinin (sonsuza nisbetle sonu olanın) ne gibi bir nisbeti olabilir?

Hiç şüphe edilmeye ki: Kerem iktizası lâyık olan; bu evde muayyen günlerin mihneti ile dostların iptilâsıdır. Şunun için ki: Ebedî nimetlerle ferahyab olup haz duyalar.. Mekir ve istidrac icabı münasib olan da: Az lezzetlere düşmanların nazlanıp kalmalarıdır. Şunun için ki: Çokça elemlerle âhirette iptilâya uğrayalar..

***

Bu manada bir başka soru da şudur:

? Dünyada mahrum olan kâfir fakir âhirette mahrumdur. Dünyada çektiği elem, âhirette lezzete dalmasını gerektirmiyor. Bunun tevili nedir?.

Bunun cevabında deriz ki:

? Kâfir, Sübhan Allah'ın düşmanıdır. Daimî azaba da müstahaktır. Dünyada iken, ondan azabın kalkması, o iç hali ve dış durumu ile bırakılması lezzetin ve nimetin aynıdır. Onun hakkında ihsanın kendisidir. Bu mana icabı olarak şöyle denmiştir:

? Dünya müminin cennetidir. Bu babda son söz şu ki:

? Bazı kâfirlerden dünyada iken azap kalkmaktadır. Bazı uhra lezzetleri de verilmektedir. Bir başkalarından da, azap kalkar amma, uhra lezzetlerinden yana bir şey verilmez. Kendisine fırsat ve mühlet verilmesi ile yetinilir. Bütün bunlar, hikmetler ve mesalih icabıdır.

Bir başka soru da şöyle sorulabilir:

? Allah-ü Taâlâ Kadir Muktedir'dir; yani: Evliyasını, dünya ve âhiret nimetleri ile lezzetlendirme işinde.. Hem de onlar hakkında; birinde lezzetlenmek, diğerinde demlenmeyi gerektirmeden..

Bunun için de şu cevabı veririm:

? Bunun cevabı bir kaç yönlüdür. Şöyle ki:

a) Eğer onlar, dünyada az günlerin beliyyelerini ve kısacık

vakitlerin mihnetlerini tatmamış olsalardı; ebedî nimetlerin ve lezzetlerin kıymetini bilemezlerdi. Daimî olacak sıhhat ve afiyetin değerini de anlayamazlardı. Yani: Lâyık olduğu üzere..

Evet., bir kimsenin karnı acıkmadıkça, yemeğin lezzetini tadamaz. Bir kimse, iptilâya uğramamış ise., ondan kurtulup feraha çıkmanın değerini bilemez.

Onların, muvakkat eleme dalmalarından maksad: Daimî telezzüzün kemalini tahsil etmeleridir. Bu büyükler hakkında, cemal, celâl suretinde zuhura gelmiştir. Yani: Avamın iptilâsındaki celâl suretinde.. Bu manada bir âyet-i kerime meali:

? «... onunla çoklarını dalâlete düşürdüğü gibi; çoklarım da hidayete erdirir.» (2/26)

b) Beliyyeler ve mihnetler avam arasında elem sebepleri sayılsa dahi; mutlak Cemil Zat'tan geldiği için, bu büyük zatlar ka tında lezzet ve nimet sebepleri sayılır. Onlar, belâlardan aldıkları lezzeti, nimetlerden alamazlar. Hattâ, onların belâlardan aldıkları haz daha çoktur. Bu da halis olarak Mahbub Zat muradı olduğudur. Böyle bir husul, nimetlerde yoktur. Zira, nefis de bunları isteyip belâlardan kaçar. Bu mana icabıdır ki; o büyükler katında belâ, nimetten daha faziletli olmaktadır. Dolayısı ile, belâ ile olan iltizazları, nimetle olan iltizazlarından daha çoktur. Dünyadaki nazlan da, beliyyeler ve musibetlerdir.

Dünyada bu kadar tuzluluk olmasaydı; onların katında bir arpa kadar değer bulmazdı. Bundaki halâvet dahi olmasaydı; onların nazarında abes kalırdı..

Bir şiir:

Elemimdir seni istemekten gaye bak;

Nimet sebepleri dahi pek çoktur ancak..

Allah-ü Taâlâ'nın evliyası, dünyada lezzetlenir; âhirette ise, haz alır mesrur olurlar. Dünyadaki bu lezzetleri, âhiretteki alacakları hazza münafi değildir. Âhiret hazzına münafi olan lezzet bir başka olup avama hâsıl olanlardandır.

İlâhi, o nedir ki evliyana kıldın; başkalarına elem olan bunlara lezzet olmaktadır. Başkalarına zahmet olan da, bunlara rahmet olur. Başkalarının nikmeti, bunlar için nimettir, insanlar sürurla mesrur, gamla da mağmum iken; bu büyükler; sürurla mesrur olmakla, gam içinde dahi ferahyab olurlar.

Zira, bunların nazarı, güzel ve çirkin fiillerin hususiyetlerinde bir yana atılmıştır; Mutlak Cemil olan o fiillerin faili zatın cemaline inhisar etmiştir. Fiiller dahi, fail olan zatın sevgisi ile sevimli bulunmaktadır; lezzet getirmektedir.

Âlemde Yüce Sultan Cemil Zat'ın muradı ile her ne sudur eder ise.. isterse kendilerinin zararına ve elemine olsun; bu aynen kendilerinin de muradıdır. Hem de mahbub olarak.. Lezzet almalarına dahi bir sebeptir.

İlâhi, ne fazilet ve keramettir ki: Evliyana böyle gizli devlet ve rahat nimet verdin.. Hem de onları ağyar nazarından saklayıp muradın üzerine kaim kıldın. Daima nazlı, lezzet içindedirler. Elemi va keraheti onlardan kaldırıp başkalarının gözü önüne koydun. Başkalarına göre ar ve fezahat, bu taife-i aliyyenin cemali ve kemali oldu.

Bunların muradını, muradın husul bulmayışında sakladın. Başkalarının aksine, onların bu acil sürurlarını da, uhrevî nazlarının ziyadelenmesine sebeb eyledin..

Bir âyet-i kerime meali:

? «Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve.. Allah büyük fazlın sahibidir.» (62/4)

c) Bu ev, iptilâ evidir. Hak batıla karışıktır; haklı ile batıla saplanan birbirine girmiştir. Şayet evliyaya mihnetler ve belâ verilmemiş olsa; hatta bunlar, düşmanlara da verilmiş olsa.. dostlar düşmanlardan ayırd edilmezdi. Tecrübe ve imtihanın hikmeti iptal olurdu. Böyle bir şey dahi, dünya ve âhiret saadeti kendisine tevdi edilen gaybe imana münafidir. Bu manalar üzerine şu âyet-i kerimeler vardır:

? «Onlar ki, gaybe iman etmektedirler.» (2/3)

? «Allah, gıyaben kendisine ve Resulüne, kimlerin yardım edeceğini belli edecektir.» (57/25)

İşbu âyet-i kerimeler, anlatılan manaya şahid olmaktadırlar.

Sübhan Allah, evliyasını belâ ve mihnetlerin sureti ile iptilâya uğratmaktadır. Düşmanların gözlerine dahi toprak atmıştır; ta ki, bununla iptilâ ve imtihan hikmeti tamam ola..

Onun evliyası belâ içinde mütelezziz bulunalar; düşmanların gözleri de bu iptilânın manasını anlamaktan yana kaybeden ve hüsranda, kalanlardan olalar..

Bir âyet-i kerime meali:

? «.. onunla çoklarını dalâlete düşürdüğü gibi; çoklarını da hidayete erdirir.» (2/26)

Enbiyanın küffar ile muamelesine gelince., üstünlük bazen bu tarafta, bazen da öbür tarafta olmaktadır.

Bedir gazasında, yardım Müslümanlar tarafında idi.. Uhud gazasında ise.. galebe küffar tarafında oldu. Bu manada, Allah-ü Taâlâ, şöyle buyurdu:

? «Eğer size bir yara değmiş bulunuyorsa, o kavme de yara değiniştir. O günleri biz, dönüştürür dururuz. Ta ki: Allah iman edenleri bildire ve sizden şahitler eyleye.. Allah zalimleri sevmez.. (3/140) Bunda, ayrıca, Allah'ın müminleri temize çıkarması, kâfirleri dahi helak etmesi vardır.» (3/141)

d) Sübhan Hak, her ne kadar her şeye kadir ve evliyasına da ikram etmeye de muktedir ise de; yani: Dünyaya ve âhirete ait nimetler üzerine.. Ne var ki bu mana, o Yüce Sübhan'ın hikmetine ve âdetine münafidir. O ister ki: Kudretini hikmeti ve âdeti altında kapalı kıla.. İlletleri ve sebepleri dahi, mukaddes zatına nikab eyleye...

Dünya ile âhiret arasında bulunan nakzedici hükme göre.. evliyaya dünya mihnetleri ve beliyyeleri mutlaka lâzımdır. Ta ki, kendilerine âhiret nimetleri rahat ve sinerli gele..

Suâlin aslına cevap verirken de, bu manaya bir işaret geçmiştir.

Biz, yine esas sözümüze dönelim.. Suâlin aslına göre, cevabın tamamını vermeye çalışalım..

Deriz ki:

? Elemin, belânın, musibetin sebebi: Her ne kadar günah ve seyyie kazançları ise de; lâkin, beliyyeler hakikatta seyyiata kefaret olmak, musibetler dahi günah ve hata zulmetlerini gidermektedir.

Mana üstte anlatıldığı gibi olunca: Evliyanın mihnetlere ve beliyyelere ziyade uğramasındaki kerem; onların seyyielerine kefaret olması, günah ve hata zulmetlerini gidermesidir.

Bu durumda, evliyanın seyyielerini ve günahlarını da, düşmanların seyyieleri ve günahları gibi tasavvur etmek yerinde olmaz.. Her halde, şu manayı işitmiş olacaksınız:

? «Ebrarın haseneleri, mukarrebinin seyyieleridir.»

Eğer bunlardan bir günah ve isyan sudur eder ise., başkalarının günahı ve isyanı gibi değildir. Böyle bir şeyin onlardan süduru, sehiv ve unutmak sonucudur. Azmedip ciddi bir manada tuğyan olarak yapılmaktan uzaktır. Bu manada Allah-ü Taâlâ, şöyle buyurdu:

? «And olsun, biz bundan evvel Âdem'e vahiy (ve emr) etmiş bulunuyoruz; fakat unuttu. Kendisinde bir kasd bulamadık..» (20/ 115)

Bu manadan olarak; elemlerin, musibetlerin, beliyyelerin çokluğu, seyyielerin çokça kefaretine delâlet eder.. Çokça seyyielerin işlenmiş olmasına delâlet etmez.

Evliyanın pek çoğuna belâ verilir; ta ki: Seyyieleri kendilerinden gide; Yüce Rab'lerine pak ve temiz olarak gideler.. Âhiret mihnetlerinden dahi, masun ve mahfuz bulunalar..

Şöyle anlatıldı:

? Resulüllah S.A. efendimizin hal-i intizarında, bir sıkıntı ve ıstırap zuhur etmiş. Resulüllah S.A. efendimize olan tam şefkatinden ona bağlılığından Resulüllah S.A. efendimizin dahi onun için:

? «Fatıma benden bir parçadır.»

Emrindeki mananın da bir icabı olarak, Hazret-i Fatıma üzüldü ve sıkılmaya başladı.. Resulüllah S.A. efendimiz, onun bu sıkıntısını ve ıstırabını görünce onu teselli için şöyle buyurdu:

? «Babanda bulunan mihnet sadece budur; bundan sonra sıkıntı yoktur.»

O ne büyük devlettir ki; pek şiddetli ve pek kalıcı azab kısa günlerin mihneti ile kalkar ise.. Bu muameleyi de, ancak evliya kullar görür; başkaları değil.. Zira, onlardan başkalarının günahları, tam manası ile burada kefarete uğrayamaz.. Onların mücazatı, âhirete tehir edilir.

Üstte anlatılan mana icabı olarak; Allah'ın velî kulları, dünyaya ait belâ ve mihnetlerin çoğuna daha haklıdırlar. Böyle. bir devlete diğerleri müstahak değildir. Zira, onların günahları çoktur; iltica ve tazarru ile, istiğfar ve inkisar ile meşguliyetleri de azdır. Onların nefisleri, masiyetleri kazanmakta cesurdur. Günahları, ciddiyet ve azimle yapmaya çalışırlar. Azgınlıktan ve tuğyandan yüce dergâha uzaklıktan hali kalmazlar. O kadar ki: Allah'ın âyetleri ile alay edip istihzaya alırlar. Halbuki, ceza cürüm miktarına göredir. Eğer cürüm hafif ise, onu yapan da, Allah-ü Taâlâ'ya .tazarru edip ilticaya koyulur ise.. onun cürümleri dünyaya ait beliyyelerle kefarete uğraması kabildir. Amma, cürüm ağır ise.. o cürmü yapan da inad ve kibirli ise.. o zaman, uhrevî cezaya daha müstahak olur. Zira oranın cezası, daha şiddetli ve daha devamlıdır.

Bir âyet-i kerime meali:

? «Allah, onlara zulmetmedi; lâkin onlar kendilerine zulmeder oldular.» (16/33)

***

Yazmışsınız ki:

? İnsanlar maskaralığa alıp istihza ederek şöyle diyorlar:

? Sübhan Hak, neden evliyasını mihnet ve belâ ile iptilâya uğratır da; onları lezzet ve nimet içinde daim kılmaz.. Bu gibi dedikodularla, o büyük cemaatı hiçe çıkarmak isterler..

Evet..

Bu misillu cümleleri, küffar Resulüllah S.A. efendimiz için de söyledi. Allah-ü Taâlâ, onların bu sözlerini şöyle anlattı:

? «Bu nasıl Resul?. Yemek yiyor; çarşılarda dolaşıyor.. Onunla beraber nezir olması için, neden bir melek indirilmemiş?.

Yahut ona neden bir hazine bırakılmamış?. Ayrıca onun yiyip içeceği bir bahçesi neden olmasın?. Ve.. o zalimler şöyle dedi:

? Siz, ancak büyülü birine ittiba etmektesiniz..» (25/7-8)

Bu gibi sözlerine medarı: Âhireti inkâra, daimî olan azabı ve sevabı inkâra, dünyanın peşin nimet ve lezzetleri ile de böbürlenmeye dayanır..

O kimse ki: Âhirete inanır ve daimî olan azaba ve sevaba kanaati vardır; bu kısa günlerin mihneti asla onun gözüne gelmez. O kadar ki: Bu ebedî rahata sebeb olacak muvakkat mihneti, rahatın aynı görür.. İnsanların dedikodularını dinlemek yerinde olmaz.

Elem ve belâ, mahabbetin şahitleri arasında sayılır, isterse çözü kapalı olanlar, onu mahabbete münafi saysınlar.. Ne yapabiliriz ki?. Cahillerden yüz çevirip geçmekten başka çare yoktur. Hatta sözlerinden de..

Bir âyet-i kerime meali:

? «Güzel bir sabr ile sabreyle..» (70/5)

Suâlin aslına göre, bir başka cevab da şöyledir:

Belâ, mahbubun kamçısıdır; seven kimseyi, mahbubdan başkasına iltifat etmekten engeller. Bütün külliyeti ile o Mukaddes Zat'a müteveccih kılar.

Bu manadan ötürüdür ki, evliya eleme ve belâya müstahak olur.. Şu manadan ki: Bu belâ, ondan başkasına olan iltifatları babında kefaret ola.. Onlardan başkaları da bu devlete lâyık değildir. Nasıl böyle olmasın ki: Onlar, o Mukaddes Mahbub'un katına tecrübe edilmeden götürülmezler..

Her kimin ki, ezelî durumuna inayet geçmişi vardır; Mahbub Zat tarafına çekilerek, vurularak götürülür; böylece mahbubiyet için sekilmiş bir hal alır. Bir kimsenin ki. geçmişinde böyle bir inayet yoktur: o kimse hali üzere terk edilir. Şayet ona ebedî saadet yetişir ise.. inabe yoluna sülük eder; fazl ve inayetle esas maksada ulaşır.. Aksi halde hali ile kalır..

Allah'ım, beni bir an olsa da nefsime bırakma..

Üstteki açıklamadan da anlaşılmış oldu ki: Belâ, müridlerden çok, murad olanlarda vardır. Bu mana icabıdır ki, muradların ve mahbubların reisi olan Resulüllah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

? «Bana olan eziyet gibi, hiç bir peygambere eza olunmamıştır.»

Bu arada, belâ için, kılavuzluk manası da zuhura gelmiştir. Şunun için ki o: Güzel delâleti ile dostu dosta kavuşturur. Sevgilinin gayrına iltifat etmekten yana saf kılar..

Asıl şaşılacak mana şu ki: Evliyanın eline binlikler geçse.. onu belâ almak için harcarlar.. Onlardan başkaları ise.. binlikleri vererek, belâların define çalışır..

Burada bir başka soru da şöyledir:

? Evliyada, belâ ve elem isabeti zamanında, bazen ıstırap ve zorluk anlaşılır.. Bunun tevili nedir?.

Bunun için şu cevabı verebilirim:

Istırap surîdir; tınet-i beşeriyet iktizası, zaman zaman onlardan sudur eder. Böyle bir şeyin kalmasında, hikmetler ve faydalar vardır. Zira, o olmadan, nefisle cihad tasavvur edilemez. Sekerat-ı mevt halinde.. Seyyid'ül - evvelin vel-âhirin Resulüllah efendimizden sıkıntı ve ıstırap zuhur ettiğini duymuş olacaksın.. Bunun böyle oluşu, nefisle cihad bakiyesidir. Şunun içindir ki: Hatem'ür - rüsul Resulüllah S.A. efendimizin son nefesi, Allah-ü Taâlâ'nın düşmanları ile cihad'üzere ola.. Allah-ü Taâlâ, oha salât ve selâm eylesin..

Mücahede şiddetli, beşerî sıfat maddelerini kesip atar.. Nefsi de tam bir inkıyada ulaştırır; itminanın hakikatine götürür. Onu pak ve temiz kılar. Böylece belâ: Mahabbet pazarının kılavuzu olur.. Bir kimsenin ki, mahabbeti yoktur; onun kılavuzla işi de yoktur; kılavuzluk edene ihtiyacı da olmaz. Hatta, öyle bir şeyin onun yanında kadri ve kıymeti de olmaz.

Elemin ve belânın bir başka yüzü daha vardır ki: Doğru sevenle, yalandan seven iddiacının arasını ayırd eder.. O kimse ki: Sevgisinde doğrudur; belâdan lezzet alır, haz duyar.. O kimse ki: Yalancı müddeidir; belâdan yana elem ve sıkıntı dışında bir nasibi olmaz.

Bu ayırd etmeyi de, ancak içinde doğruluktan yana az bir emare bulunan anlar.. Böylelikle de, elemin hakikatini ve suretini de ayırd eder.. Beşer! sıfatın hakikate ile suretini de fark eder..

? Velî velîyi tanır..

Cümlesi, bu beyana işarettir.

İrşad yoluna hidayet eden, Sübhan Allah'tır..

***

Sormuşsunuz ki:

? Adem, (yokluk manasına) sırf hiç bir şey olmamaktır. Nitekim bu manayı da anlatmışlardır. Onun bir vücudu da yoktur. Onun bir vücudu olmayınca, onun eserleri, zihnen kendisine arız olan vücudla terakkileri nasıl olur?. Eğer zihnî bir durumu var ise.. hayal dairesinden nasıl çıkabilir?.

Bilesin ki..

Adem, her ne kadar bir şey olmamakta ise de; lâkin eşyanın muamelesi de onunla kaimdir. Eşyanın tafsili ve çoğalması, onun aynalığına göredir.

Adem aynasında in'ikâs eden ilâhî isimlerin ilmî suretleri; onu temeyyüz ettirip kendisine ilmî sübut getirmiştir. Zarurî olaraktan da, onu hiç bir şey olmamaktan çıkarmış ve eserlere, hükümlere menşe haline getirmiştir. Bu eyerler ve hükümler dahi, ilim yeri dışında olmaktadır; his ve vehim mertebesinde sabittir.

Bu mertebede o eserlere ve hükümlere, Şanı Büyük Allah'ın yaratması ile, sebat ve istikrar hâsıl olmuştur. O derecede ki: Hissin ve vehmin kalkması ile de kalkmayacaktır. Şöyle demek de mümkündür:

? Bu eserler ve hükümler haricîdir..

Size gelince., ademin terakkiyatından dolayı taaccübe kapılıyorsunuz.. Zira, kâinatın bütün muamelesi, adem üzerine bina edilmiştir. Bu manada, yerinde olur ki: Şam büyük Allah'ın kemal manada kudreti müşahede edile.. Şunun için ki: Bu muamele dairesini nasıl geniş tuttu; bakıla?. Hemen hepsi de ademden gelmektedir. Onun noksanlarında da, tam manası ile varlık kemalini izhar eyledi.. Onun terakkisine gelince.. tam manası ile vazıhtır. Çünkü Yüce Sultan Allah'ın isimlerine ait ilmî suretler, onda temekkün edip yerleşmiştir.

Suretlerden hakikate, zılâlden asla giden sultanî yol vardır. Bir kimse ki, bunu hissedemez; onun basireti silinmiştir.

Bu manada bir âyet-i kerime meali:

? «Şüphesiz bu bir öğüttür. Dileyen Rabbine yol tutar..» (76/29)

Zihin ve hayal lâfızları, seni şüphe ve ihtimale düşürmesin.. Eserleri ve terakkileri südurunu nazarında zorlaştırmasın.. Çünkü vaki olan hiç bir muamele yoktur ki: ilimde ve hayalde olmasın.. İkisinin de haricinde değildir.

Bu babda netice şu ki: Hayal ile, vehim arasında fark vardır; Hem pek çok..

Çünkü: Vehim ve hayal mertebesindeki halk, vehim ve hayal icadından başkadır. Birincisi, işin aslında vakidir ve olmaktadır. Hattâ mümkündür ki, şöyle söylene:

? O, haricî bakımdan mevcuddur.

İkincisine gelince., bu devletten yana nasibi azdır. Sebattan ve istikrardan yana da hazzı azdır.

Ademin bazı hususiyetlerini yazmıştım; kendi başına bir bilgi olarak.. Mir Muhibbüllah onun bir suretini aldı. Eğer ona da muttali olmak isterseniz; müracaat ediniz..

***

Bu arada, fenadan ve bekadan da sormuşsunuz.

Bu Fakir, kitaplarında ve risalelerinde; hem de çeşitli yerlerde her iki kelimeyi de yazmıştır. Bununla beraber, gizli bir yan var ise., bunun çaresi de, huzurda şifahen anlatmaktır. Zira, hakikatin tamamı, yazmakla husule gelmez. Hâsıl olsa da, daha çok izhar edilmesi yararlı olmaktan uzaktır. Zira, insanın ondan ne anlayacağı bilinmez.. Fenanın ve bekanın da, vücudî olmayıp şühudî olduğunu nasıl idrâk edebilir?. Zira, kul ne hiç bir şey olmama durumuna girebilir, ne de Yüce Hak ile müttahid olabilir.. Bir şiir:

Kul, kuldur ebeden; Rab, Rab'dir sermeden..

O zındıklardır ki: Fenayı ve bekayı vücudî olarak sanırlar ve zannederler ki; kul nefsinden vücud taayyünlerini kaldırır, taayyünlerden ve kayıtlardan münezzeh olan aslı ile ittihad eder.. Muzmahil ve mütelâşi olduktan sonra, Rabbi ile baki kalır.. Bir damla gibi, nefsinde fena bulup deryaya katılır ve nefsinden kaydı kaldırdıktan sonra mutlakla ittihad eder..

Allah-ü Taâlâ, bizi onların kötü inançlarından korusun..

Fenanın hakikati: Yüce Hakkın masivasını unutmaktan ibarettir; onun gayrı ile taallukun olmamasıdır. Sine sahasını dahi, nefsin bütün muradlarından ve onun iktiza ettiği şeylerden temizlemektir.

O ki, kulluk makamına münasiptir; beka makamına dahi münasiptir; o şey şudur: Kulun, Yüce Sultan Mevlâsının murad ettiği işlerle kıyamıdır. Onun bütün muradlarını dahi, kendi nefsinin ayniyle muradı bilmesidir.

Üstte anlatılan, enfüsl âyetleri müşahede ettikten sonra olacaktır.

***

Sormuşsunuz ki:

? Sizin isbatmıza göre enfüs seyrinin ötesinde bir seyir vardır. Halbuki, on mertebede anlatılan seyir halk ve emir âlemi içindir.

Hey'et-i vahdaniye seyri dahi, enfüsî seyre dahildir. Bu durumda, enfüs ötesindeki seyir nasıl olur?.

Bu sorunun cevabında bilmenizi isterim ki:

Enfüs, af ak gibi Yüce Sultan Allah'ın isimlerinin zılâlidir. Zil kendini, Allah'ın fazlı ile unutarak aslına teveccüh edip:

? «İnsan sevdiği ile beraberdir.»

Hadis-i şerifindeki mana hükmüne göre.. asla karşı kendisinde tam mahabbet hâsıl olur ise.. o zaman, kendisini aslının aynı bulur.. Kendi nefsine itlak ettiği:

? Ene.. (Ben..) Lafzını ona sarf eder..

Bundan başka.. o aslın dahi aslı vardır; dolayısı ile bu asıldan o asla teveccüh etmeye başlar.. Hatta, kendisini o aslın da aynı bulur. İş, böylece, uzayıp gider.. Taa, yazılan yazı sonunu buluncaya kadar..

İşbu anlatılan seyir, enfüsün ve afakin ötesindedir.

Ancak, şunun da bilinmesi gerekir ki; bu topluluktan bir cemaat, enfüsî seyir için:

? Seyr-i fillah..

Demişlerdir. Amma, bizim beyan ettiğimiz seyir, bazı meşayihin anlattığı seyir değildir. Zira, bu seyir husulî olup o seyir ise., vüsulîdir.

Husul ile vusul arasındaki fark, mütaad.did mektuplarda anlatılmıştır. Hem de tafsilatı ile., oradan öğrenilsin..

Yüce Sultan Allah'ın, zatının, sıfatının ve ef'alinin akrebiyetinden (pek yakınlığından) sormuşsunuz.. Bunun beyanı da huzura kalmıştır. Zira, bunun yazılmasında bir yarar yoktur. Yazacak olsak, muğlak olur. Anlatılan manası bilinmez.. Hatta huzurdaki takrirle anlaşılmış olsa dahi, bir ganimettir.

Şöyle diyerek:

? Fena, beka, taayyün mebdeiyetinin hemen hepsi üç velayet kemalâtının mertebelerindedir. Bu durumda hangi keyfiyetle nübüvvet kemalâtı mertebelerinde seyir olur?..

***

Nübüvvet kemalâtı mertebelerinden sormuşsun..

Bilesin ki..

Uru c mertebeleri, birbirinden ayrı oldukça, seyir dahi bir asıldan diğer asla doğru husule geldikçe, onlardaki hâsıl olan bütün kemalâtları mertebesine sûru' edilir. Her nekadar bu mertebede genişlik var ise., lâkin bu vüs'at bir başka vüs'attır. Orada bir ayırd etme durumu olsa dahi, bu ayırd etme işi, bir başkadır..

Bundan başka ne yazayım ki?. Yazılsa da ne anlaşılır?. Dua makamında bir âyet-i kerime meali:

? «Rabbimiz, bize katından rahmet ver.. İşimizde bizim için başarı hazırla..» (18/10)

***

Namazın bazı sırlarından da sormuşsunuz.. Onun cevabını bir başka vakte erteledik. Şu anda vakit, cidden dardır. Zamanın ve ehlinin elinden, vakit çalarak, bazı maarifi yazıyoruz.

Fakir'e merhamet ediniz.. Açıklamasını istemeye girişmeyiniz.

***

Dua makamında bir âyet-i kerime meali:

? «Rabbimiz, bizim günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla.. Ayaklarımıza sebat ver.. Kâfirlere karşı bize yardım eyle..» (3/147)

Âlemlerin Rabbı Allah'a hamd olsun; evvelden âhire kadar.. Salât ve tahiyyet daima, sonsuzlara kadar onun Resulüne olsun.. Keza, âl-i kiramına ve ashab-ı izamına da., taa, kıyamet gününe kadar..

***