435. MEKTUP

MEVZUU : a) Allah-ü Taâlâ'nın, peygamberlerin aracılığı ile zatından ve sıfatlarından haber verdiğinin beyanı.. b) Aklın medhali bulunmayan rızaya uygun olan ve olmayan amellerin beyanı..

***

NOT: İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu, Hace ibrahim Ku badhanî'ye yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun..

Öyle Yüce Zattır ki: Bize nimet verdi; İslâm hidayeti nasib eyledi; Muhammed ümmetinden kıldı. Ona ve âline salât ve selâm olsun..

***

Peygamberler, âlemlere rahmettir. Yüce Sübhan Hak, onların biseti vasıtası ile bizim gibi, aklı noksan, idrâki kısa olanları zatından ve sıfatlarından haberdar etti..

Bizim anlayış ölçümüze göre, zat ve sıfat kemalâtına muttali kıldı.

Razı olduğu şeylerle, razı olmadığı şeyleri ayırd eyledi.

Dünyaya ve âhirete dair menfaatlarımızı, mazarratlarımızdan ayırdı.

Şayet onların mübarek vücudları olmasaydı; beşer akılları Yüce Yaratıcıyı isbatta aciz kalır; onun kemalâtını idrâkten yana da kusurlu olurdu.

Kendilerini, akıl sahiplerinin en büyükleri sanan kadim felsefeciler Yüce Aziz Yaratıcıyı inkâr etmektedirler. Akıllarının noksanlığından dolayı, eşyayı zamana bağlarlar.

Nemrud, cümle yer ehlinin sultanı idi; onun İbrahim Halil a.s. ile mücadelesi meşhurdur. O, bu mücadeleyi yerin ve semaların halikının isbatında yapmıştır. Kur'an-ı Mecid'de dahi bu mana anlatılmıştır.

Hizlanda kalan Firavun dahi, şöyle dedi:

? «Sizin için, benden başka ilâh bilmiyorum..» (28/38) Bundan başka Firavun, Musa'ya hitab ederek şöyle dedi:

? «Eğer benden başka ilâh tutarsan, seni zindana atılmışlardan ederim.» (26/29)

Bundan başka Firavun, Haman'a şöyle dedi:

? «Ey Haman, benim için yüksek bir kule yap.. Her halde ben o yollara, semaların yollarına ulaşırım. Musa'nın ilâhına da çıkaranı. Ben onu, yalancı sanıyorum.» (40/36-37)

Hülâsa..

Bu büyük devletin isbatında, akıl kısırdır; o büyüklerin hidayeti olmadan, yol bulamaz..

Vaktaki yerin, semaların, zamanın yaratanı Yüce Allah'a dair peygamberlerin daveti meşhur olup kelimeleri dahi açılıp yayıldı: Yaratıcının sübutu hakkında tereddüdü olan her vaktin sefihleri bakahatlarına muttali olup istemeden olsa dahi yaratıcının varlığına kail oldular. Eşyayı dahi, o Yüce Zat'a müstenid eylediler.

Anlatılan bu nur, peygamberlerin nurlarından iktibas edilmiş bir nurdur. Onların sofralarından istifade yollu gelen bir nimettir. Onlara salât ve selârn olsun.. Taa, kıyamet gününe kadar.. Hatta ebedlerin ebedine kadar..

Dinlemek sureti ile şair kabul ettiklerimizin durumu da aynıdır. Ki onlar enbiyanın tebliği ile bize ulaşmıştır. Onlara salât ve selâm olsun.. Bunlar şu esaslara dairdir: Yüce Allah'ın sıfat-ı kâmilesi, enbiyanın gönderilmesi, meleklerin masumiyet durumu, haşir neşir, cennetin ve cehennemin varlığı, daimî olan azap ve nimet.. Ve., bunlara benzeyen daha başkaları.. Yani: Şeriatın dili ile bize ulaşanlar.. Akıl bu gibi şeylerin idrâkinden yana da kısırdır. Onları isbattan yana da noksanı vardır. O büyüklerden, bunları duymadan yollarını bulamaz; kendi başına onların hiç birinde istiklâli yoktur.

Aklın oluş durumu, hissin oluşundan ileride olduğundan; akılla idrâk edilen hisle idrâk edilemez. Nübüvvetin oluş durumu dahi aklın ötesinde olduğundan; nübüvvete idrâk edilen akılla idrâk edilemez..

Bir kimse, marifet için aklın ötesinde bir yol isbat etmiyorsa; o kimse hakikatta nübüvvet tavrını inkâr etmekte ve bedahetle çarpışmaktadır.

Peygamberlerin varlığı mutlaka gereklidir ki:. Aklen vacib olan şükrün keyfiyetine delâlet edeler.. Yani: Yüce Sultan Mün'im Zata. O Sübhan Zat'ın katından gelen ilme ve amele mütaallik nimetlerin sahibi Mevlâ'ya tazimi izhar eyleyeler.. O tazim ki Sübhan Zatın katından istifade yollu gelmemiştir; o Yüce Zat'ın şükrünü edaya lâyık değildir. Zira, beşerî kuvvet, onun idrâkinden âcizdir. Hatta, çok kere ona tazim sayılmayan bir şeyi tazim sanır; şükürden hicve geçer.

Yüce Mukaddes Hakkın tazimini, onun zatından alma yolu nübüvvete kalmıştır; peygamberlerin tebliğine inhisar etmiştir. Onlara salât ve selâm olsun..

Evliya için olan ilhama gelince.. bu da nübüvvet nurlarından iktibas edilmiş olup enbiyaya mütabaat bereketleri ve feyizleri olarak gelmiştir.

Şayet akıl, bu işte yeterli olsaydı; akıllarını kendilerine önder eyleyen Yunan felsefecilerini dalâlet ovasında bırakmazdı. Sübhan Hakkı dahi, bütün insanlardan önce bilirlerdi. Halbuki, Sübhan Hakkın zatında ve sıfatlarında insanların cehalet cihetinden en katmerlisi bunlardır. Şunun için ki: Sübhan Hakkı fariğ ve muattal sanmışlar ve bir şeyin dışında, hiç bir şeyi ona istinad ettirmemişlerdir. o dahi icab olup ihtiyar değildir. Kendiliklerinden faal akıl yontup hadiseleri ona bağlamışlardır. O hadiseleri, yerin ve semaların yaratıcısından men etmişler Ve eseri de hakikî müessirden almışlardır. Böylelikle de sanmışlar ki: O eser, kendi yontmalarınındır.

Onlara göre malul illet-i karibenin eseridir; malulün husulünde illet-i baidenin tesirini görmezler.

Cehaletlerinden ötürü, eşyanın Sübhan Hakka istinad etmemesini o Sübhan Zat için kemal sanmışlardır. Tatili (muattal olmayı) dahi onun için tebcil zannetmişlerdir. Halbuki Sübhan Hak yeri ve semaları yaratması ile zatını övmektedir. Bu manada zatını överek şöyle buyurdu:

? «Meşrikın ve mağribin Rabbı..» (73/9)

Bu sefihler için, Hazret-i Hakka asla ihtiyaç yoklar; yani: Kendi zanlarına göre.. Yüce Hakka kesin olarak ilticaları da yoktur.

Bu durumda onlara gerekli olan, ıstırar ve ihtiyaç vaktinde akl-ı faale müracaat edip işlerinin bitirilmesini ondan tâleb etmektir. Amma, hiç bir şekilde, akl-ı faalden, kaza-i hacet talebi tasavvur edilemez. Zira, onların kanaatlerine göre o dahi bir vecibe altında ve mustar durumda olup ihtiyarı yoktur. Bu durumda şu âyet-i kerimenin hükmü geçerlidir:

? «Kâfirlere gelince, onların Mevlâsı yoktur.» (47/11)

Akl-ı faal nedir ki: Eşyanın tedbiri ve havadisin oluşu ona istinad ettirile!. Onun kendi varlığı ve sübutu hakkında dahi, bin türlü söz vardır. Zira, onun husulü ve süslü gösterilen felsefî mukaddimelere dayanmaktadır. Bu felsefî mukaddimeler dahi, İslâmî usullere göre tam değildir.

Ahmak o kimsedir ki: Eşyanın dayanağını Şanı Yüce Kadir Muhtar Zat'tan alır; anlatıldığı gibi mevhum şeye dayandırır. Hatta felsefî yontmaya dayandırılmış olmasından dolayı, eşyaya bin türlü ar ve rüsvaylık gelir.. O kadar ki: Eşya yok olmasına sevinir ve razı olur; yine de felsefî yapma ile oluşan vücuda dayanma rüsvaylığma: Yüce Sultan Kadir Muhtar'ın kudretine intisap saadetinden mahrum olma korkusundan dolayı razı olmaz..

Bir âyet-i kerime meali:

? «Ağızlarından çıkan kelime büyük oldu.» (18/5)

Bunlar, ancak yalan söylemektedirler.

Dar-ı harp kâfirleri; putlara tapma durumları olmasına rağmen, hal itibarı ile bu cemaattan daha iyidir. Çünkü, bu cemaat sıkıntılı durumlarda, Sübhan Hakka iltica etmekte ve putlarını dahi, Yüce Hak katında vesileler olma dışında bir şey yapmamaktadırlar.

Üstte anlatılanlardan daha şaşırtıcı bir durum var ki; bir cemaat bu süfehaya:

? H ü k e m a ..

İsmini takmaktadırlar.. Onların sözlerini dahi, hikmete bağlarlar. Halbuki, pek çok hükümleri, bilhassa en yüce maksad olan ilahiyata dair hükümleri, yalandır, Kur'an'a ve hadise muhaliftir.

Mana üstte anlatıldığı gibi olunca, hangi itibara göre, bunlara: - Hükema..

Itlakı yapılmaktadır. Bunlar, öyle kimselerdir ki: Katmerli cahil olmaktan başka nasipleri yoktur. Meğer ki, böyle bir şey onlara alay ve eğlence kabilinden söylene.. Yahut, âmâya göz ıtlakı kabilinden ola..

Bu sefihlerden bir cemaat, riyazat ve mücahede yollarını tercih ettiler. Amma, enbiyanın yoluna iltizam etmeden.. Sırf sofiye-i ilâhiyenin taklidine gittiler ki bunlar: Her asırda enbiyanın tabilerindendir.

Üstte anlatılan mana uyarınca, vakitlerinin saf asına aldandılar. Rüyalarına ve hayallerine itimad ettiler. Hayal keşiflerini sair hallerinde dahi kendilerine mukteda eylediler. Böylelikle, kendileri dalâlete düştükleri gibi, başkalarını da dalâlete düşürdüler.

O safayı bilemediler ki: Nefsin saf asıdır, dalâlet yoluna çıkarır; hidayet penceresi olan kalb safası değildir.

Çünkü: Kalb safası, enbiyaya mütabaata bağlıdır. Nefsin tezkiyesi ise., kalb safasına ve onu idaresine bırakılmıştır.

Kıdem nurlarının zuhur yeri olan kalbin zulmeti olmasına rağmen, nefsin tasfiyesi hükmü, gizli düşmanın yağması için yakılan bir kandildir. Yani: Lain İblisin..

Hülâsa..

Riyazet ve mücahede yolu, nazar ve istidlal yolu gibidir. Ancak, enbiyanın tasdikine mekrun olur ise., itibar ve itimad edilir.. Onlara salât ve selâm olsun., îşbu büyükler, Sübhan Hak tarafından emaneti tebliğ etmekte olup Sübhan Hakkın teyidi ile müeyyed bulunmaktadırlar. Onların muamelesi dahi, masum meleklerin nüzulü sebebi ile lâinin keydinden mahfuz bulunmaktadır.

«Kullarım üzerinde senin hiç bir tahakkümün yoktur.» (15/42)

Mealine gelen âyet-i kerime, onların nakd-i vaktidir.

işbu devlet, onlardan başkasına müyesser değildir.

Üstte anlatılan cemaata, lâin şeytanın ortaklığından kolay kurtulmak olmaz.. Meğer ki: Bu büyük zatlara mütabaat hususunda devam edile ve., onların izinde gidile.. Onlara salât ve selâm olsun..

Bir şiir:

Bir muhal iştir yürümek bu safa yolunda; Mustafa'ya olmazsa uymak Sa'di, yolunda..

Ona, bütün ihvanına salâtlar ve selâmların en üstünleri..

***

Eflatun, felsefecilerin reisidir, Îsa'nın bi'seti devletine kavuştu, ama onu tasdik etmedi. Cehaleti sebebi ile sandı ki: Kendisinin ona ihtiyacı yoktur. Böylelikle, nübüvvet bereketlerinden bir nasibe nail olamadı.

Bir âyet-i kerime meali:

? «Allah bir kimseye nur vermemişse, onun nereden nuru olsun?.» (24/40)

Diğer bir âyet-i kerimede Alla-ü Taâlâ şöyle buyurdu:

? «Gerçekten, resul kullarımıza geçmişte şöyle sözümüz vardır: Muhakkak onlar, mansur olacaklardır. Bizim ordularımız, mutlaka galiptirler.» (37/171 -173)

Şaşırtıcı bir şeydir ki: Nakıs felsefecilerinin akıl tavrı, mebde ve ma'adda, nübüvvet tavrının nakiz (bir manaya: Menfi) tarafına düşmüş gibidir. Onların hükümleri dahi, enbiyanın hükümlerine muhaliftir. Zira onlar, ne Allah'a imanı, ne de âhirete imam sağlama çıkarmışlardır.

Onlar, âlemin kıdemine kail olmaktadırlar. Halbuki sağlam icma, bütün parçaları ile âlemin sonradan yaratılmış hadis olduğuna kaildir.

Onlar, semaların yarılacağına, yıldızların dağılacağına, dağların atılacağına, ırmakların taşacağına kail olmamışlardır. Halbuki, bunların kıyamet günü olacağı vaad edilmiştir. Ayrıca onlar, cesetlerin haşrını de inkâr etmektedirler. Bütün bu halleri ile Kur'an'ın kesin hükümlerine muhalif durmaktadırlar.

Bunlardan sonra gelenler ise.. kendilerini İslâm zümresine dahil saymaktadırlar. Amma, oldukları gibi, felsefe usullerinde ele kalmaktadırlar.

Bu halleri ile; semaların, yıldızların kıdemine kail olmakta ve onların fena bulup helake varmayacaklarına hükmetmektedirler.

Bunların kuvvetleri Kur'anın kesin hükümlerini tekzib olup rızıkları dahi dinî zaruriyeti inkârdır. Keza, yakine dayalı meseleleri de..

Allah'a ve Resulüne iman ederler; amma Allah'ın ve Resulünün emirlerini kabul etmezler. Acaba, bundan daha ileri sefahet olur mu?

Bir şiir:

Felsefenin pek çoğu sefihtir yolda;

Bütün bütün, küllün hükmü: Pek çok, bunda..

Bu cemaat, bütün ömürlerini, bir âlet talimi uğruna harcamışlardır ki: Zihni düşünce ve öğrenme hatasından koruya.. Bu hususta da çok tetkikler yapmışlardır.

Vaktaki, en üstün gayeye geldiler; yani: Yüce Sultan Vacib Zat'a ait ef'al, sıfat ve zat meselelerine., duygularını kaybettikleri gibi; koruyucu âletlerini dahi zay ettiler, işte o zaman, gece körlüğüne dalar gibi dalıp dalıp gittiler. Böylece, dalâlet sahrasında kaldılar..

Şunun gibi ki: Bir kimse senelerce har b âleti hazırlar; harb zamanı gelince de, duygularını zay edip o âletleri de kullanamaz..

İnsanlar felsefe ilimlerini tamam ve muntazam zannedip onları galattan ve hatadan masun ve mahfuz zanneder.

Teslim takdirine göre: Ancak bu hüküm akıl için ilimlerde olur ki, orada istiklâli ve istibdadı vardır. Halbuki bu mana, bahis dışı olup malayani dairesine dahildir. Daimî olan âhirete taalluku yoktur; uhrevî necat dahi, onlara bağlı değildir.

Esas kelâm o ilimler üzerindedir ki: Akıl onları idrâkten yana âciz ve kusur sahibi olmaktadır. Nübüvvet tavrı onlara merbut ve uhrevî necat dahi onlara bırakılmıştır.

Hüccet'ül-İslâm İmam-ı Gazali, EL-MÜNKIZÜ MÎNED-DALÂL adlı eserinde şöyle demiştir:

? Felsefeciler; tıp ilmini, nücum ilmini mütekaddimin enbiyanın kitaplarından çalmışlardır. Resulüllah efendimize ve onlara salât ve selâm olsun, idrâkine aklın varamadığı hususî ilâçları ve diğerlerini dahi enbiyaya inzal olunan kitaplardan iktibas etmişlerdir.

Tehzib-i ahlâk (ahlâkı güzelleştirmek) Allahlık sofiyenin kitaplarından çalmışlardır. Bu sofiye dahi her asırda ve her peygamberin ümmetinde mevcuttular. Bu çalmayı dahi, kendi batıllarını revaçta tutmak için yapmışlardır.

İşte.. onlar katında muteber olan bu üç ilim de, çalınmadır.

Şimdi..

Onların ilm-i ilâhî üzerine; zat, sıfat, vacibiyet fiilleri ve Allah'a âhirete iman bahislerindeki hüsranlarını bir parça anlattım.. Keza Kur'an âyetlerinin kesin hükümlerine olan muhalefetlerini de..

Şimdi.. kala kala hendese ve benzeri ilim kaldı.. Bunların da kendine göre çeşidi ve hususiyeti vardır. Bunlar da tam ve muntazam olsalar dahi, lüzumu nedir?. Neden dolayı onlara ihtiyaç duyulur ve âhiret azaplarından hangisi onunla uzaklaşıp gider?.

Allah-ü Taâlâ'nın kuluna yüz vermemesine alâmet odur ki: Kendisini malâyani ile meşgul eder.. Her ne şey ki: Âhirette faydalı değildir; bu, malâyani grubuna dahildir.

Mantık ilmi, bir âlettir. Dediler ki:

? Hatadan korur.

Halbuki o, kendilerine, en üstün maksadda faydalı olmadığı gibi, kendilerini galattan ve hatadan da çıkarmamıştır. Durum bu olunca, başkalarına nasıl faydalı olur ve hatadan kurtarır?

Dua makamında bir âyet-i kerime meali:

? «Rabbimiz, bize hidayet eyledikten sonra, kalblerimizi kaydırma.. Katından bize rahmet hibe eyle.. Çünkü sen, hibesi en bol olansın..» (3/8)

***

İnsanlardan bazılarının felsefe ilimlerine rağbeti vardır. Felsefenin tesvilatına meftundurlar. Bu cemaatı dahi, hükema bilirler. Kendilerini dahi, enbiyaya muadil sanırlar. Onlara salât ve selâm olsun. Hatta, bunları yalancı ilimlerini önde gördükleri dahi olur. Onları doğru bilerek, peygamberlerin şeriatlarından önde görürler.

Allah-ü Taâlâ, bizi böyle kötü itikatlardan korusun.

Evet..

Bu zümreyi hükema bildikleri ve ilimlerini dahi hikmet sayınca, zarurî olarak bu belâya düştüler..

Halbuki hikmet, bir şeyi işin aslına uygun olarak bilmekten ibarettir. Amma, o ilimler ki, hikmete muhaliftir; işin aslına mutabık değildir.

Hulâsa..

Bu zümreyi tasdik etmek, ilimlerini dahi doğru bilmek, enbiyayı ve enbiyanın ilmini tekzlb etmeyi gerektirir. Onlara salât selâm olsun..

Anlatılan her iki ilim de, nakzedici iki tarafa düşmektedir; birini tasdik etmek, diğerini tekzib etmeye varır.

Mana, üstte anlatıldığı gibi olunca:

Dileyen enbiyanın yolunu tutsun; Allah hizbinden ve necat ehlinden olur..

Dileyen felsefecilerden olsun; şeytan hizbine girer ve kaybedip hüsranda kalanlardan olur..

Bu manada, bir âyet-i kerime meali:

? «.. dileyen iman etsin; dileyen küfre girsin.. Biz, zalimlere öyle ateş hazırladık ki: Onun duvarları kendilerini sarmıştır. (18/29)

Şayet feryad edip yardım isteseler, bir mai yardıma gelir ki: Erimiş bakır gibi olup yüzleri haşlar.. O ne kötü şaraptır ve ne kötü bir dayanaktır.» (18/29)

***

Hüdaya ittiba edip Mütabaat-ı Mustafayı bırakmayanlara selâm.. Ona ve enbiya-i kuramdan melâike-i izamdan bütün kardeşlerine salâtların en tamamı, selâmların dahi ekmeli..

Vesselam..

***