438. MEKTUP

MEVZUU: Sübhan Hakkın sıfatları beyanındadır.

NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Seyyid Muhammed Nu'man'a yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun.

Onun seçmiş olduğu kullarına da selâm...

***

Sübhan Hak, vücudun kendisinde, mukaddes zatı ile yeterlidir. Sair kemalât ve tevabiinde de böyledir. Bunlar hayal, ilim, kudret, semi, basar, irade, kelâm ve tekvindir. (Dirilik, bilmek, güçlü olmak, duymak, görmek, dilemek, konuşmak ve yaratmaktır.) Bu kemalâtın husule gelmesinde, sair zaid sıfatlara muhtaç değildir; isterse onun zaid kâmil sıfatlan bulunsun. O yüce Allah, vücudla değil, pek mukaddes zatı ile mevcud olduğu gibi; kendisinin sıfatı olan hayatla değil, zatı ile diridir. Sonra o:

Zatı ile alimdir; ilim sıfatı ile değil...

Zatı ile basirdir; basar sıfatı ile değil...

Zatı ile duyar; semi sıfatı ile değil...

Zatı ile kadirdir; kudret sıfatı ile değil...

Zatı ile diler; irade ile değil..

Zatı ile konuşur; selâm sıfatı ile değil...

Kâinatın vücuda getirilme mebdei ise, yine zatı ile olup, tekvin sıfatı ile değildir. İsterse alemin vücuda getirilmesi tekvin ve sair sıfatlar vasıtası ile olsun. Nitekim bu mananın tahkiki ileride gelecektir.

Bu tekvin, kudretin ilerisindedir. Çünkü kudrette, fiilin ve terkin sıhhati vardır. Tekvinde ise, fiil tarafı taayyün etmiştir. Kudretin dahi, iradeye tekaddümü vardır. Tekvin ve iradeden sonradır.

Bu tekvin, kulun gücüne benzer. Bu manada ehl-i hak ulema söyle dedi:

-O fiile mekrun olup, kudretin ve iradenin ilerisindedir.

Kudret, her iki tarafı da, yani terki ve fiili sağlar.

İrade, iki taraftan birini tercihe yarar. İcad ise, iradenin tercihinden sonra, tekvine taalluk eder.

İki tarafı sağlama çıkaran kudret isbat edilemez ise, icab gerekir. Tekvinin isbatı olmadığı takdirde, İcad mesnetsiz olur.

İcadı sağlama çıkaran kudret olup, tekvin dahi icadın mübaşiridir. Bu manadan olarak, tekvinin isbatı gerekli oldu. Matüridiye uleması bu yolu bulmuşlardır.

Eş'arilere gelince, tekvinin eşyaya izafetini ve taallukunu daha çok bulduklarından ötürü; izafi sıfatlardan zannetmişlerdir.

Hakkı hak eyleyen Allah'tır. Yolu gösteren de odur.

Tahlik, terzik, ihya, imate (yaratmak, rızıklandırmak, diriltmek, öldürmek) ve bunların benzerlerini tekvin sıfatına döndürmek; onlardan her birinin kendi başına kadim olduklarına kail olmaktan daha iyidir. Ta ki, hiçbir zaruret olmadan, birçok kadimlerin isbatı gerekmesin.

Üstte anlatılan beyandan anlaşıldı ki, Sübhan Hakkın gayrına, Sübhan Hakkın icadı sıfatlar vasıtası ile müyesser olan şey; Sübhan Hakka zatı ile sıfatların tavassutu olmadan hâsıl olmaktadır. Zira, Sübhan Hakkın zatı, herhangi bir işi ve itibarı mülâhaza olmadan, bütün kemalâtı camidir. Hatta o, her kemalin aynıdır. Zira yüce Hakkın zatında parçalanma ve bölünme yoktur.

Zira, Sübhan Hak, zatının tamamı ile alim, tamamı ile duyan, tamamı ile görendir. Sair sıfatlan da buna kıyas etmek vardır.

Durum, üstte anlatıldığı gibi olmasına rağmen, Sübhan Hakkın yedi, hatta sekiz sıfatı vardır. Nitekim ehl-i hak ulema dahi buna kaildir.

Allah onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin.

Bu kâmil kadim sıfatlar, o zati sıfatların zılâli ve mazharlarıdır. Hatta şöyle demek dahi mümkündür:

-Bunlar, o kemalâtın nikabı, saklı nurlarının hicaplarıdır.

***

Burada şöyle bir soru sorulabilir:

-Sübhan Hakkın zatı ki, bütün kemalâtın husulünde yeterlidir. Ne şey için, sıfatların isbatı olsun? Kadimlerin vücuduna niçin kail olunsun? Bu manadan olarak; felsefeciler, mutezile zatla yetindiler. Kadimlerin taaddüdüne kail olmaktan kaçıp sıfatların nefyine kail oldular.

Bunun için şu cevabı veririm:

-Yüce mukaddes Hazret-i Zat, her ne kadar kemalâtın husulünde yeterle ise de; eşyanın tekvininde ve tahlikında sıfat-ı zaideler lâzımdır. Zira, yüce Hakkın zatı tenezzüh ve takaddüsün nihayetinde, azametin ve kibriya şanının gayetindedir. Gına kemalinde dahi öyledir. O yüce Zatın eşya ile münasebeti yoktur. Hikmet iktizası ve âdet iktizasına göre; faydada ve feyizde istifade edip feyiz almak isteyenlerle münasebet de gereklidir. Umumi manada olsa dahi, sıfatlar bir derece tenezzül edip zıllıyet ve eşya ile münasebet hasıl olmuştur. Bu durumda, sıfatların tavassutu olmadan, eşyadan hiçbir şeyin husulü tasavvur edilemez. Zira, yüce mukaddes Hazret-i Zat'ın nur şaşaası satvetinde eşyaya helak, fena, mahiv ve yok olmaktan başka nasip yoktur.

Eşyanın icadını, sıfatların isbatı olmadan, zat-ı bahte bağlayanlarda fikir yoktur. İlk sudur nedir ki, yüce Hakkın veçhi azametlerinde muzmahil ve mütelaşi olmaya...

***

Burada şöyle bir soru çıkabilir:

-Felsefeciler ve mutezile, her ne kadar hariçte sıfat isbat etseler de; ilmi itibarlara kail olup ilimde mütemayyiz olan zati kemalâtı isbat etmektedirler. Böyle olunca, eşyanın icadı zat-ı bahte bağlanmayıp itibarların tavassutu ile olmaktadır.

Bu suale cevabım şudur:

-Alemin icadı hariçtedir; alem dahi hariçte mevcuttur. Harici hicaplar da mutlak gereklidir ki; hariçte eşyanın vücuduna vesile olup ve onları koruya. Yani mahvolup helake gitmekten...

İlmi itibarlar, harici vücudlarda bulunmaz. Harici mevcudatın muhafazasında dahi, ilmi hicap yeterli değildir.

Sofiyeden bazıları var ki, alemin vücuduna ilim dışında kail olmazlar.

İlmi itibarlar bunlar için faydalı olabilir. İlmi vücutlara vesile olması da mümkün olur. Lâkin, alem hariçte mevcuttur; isterse bu hariç; o haricin zilli olsun. Bu vücud dahi, o vücudun zilli olsun. Mutlaka, harici hicaplar gereklidir ki, hariçte alemin vücuduna vesile ola...

Şu da yerinde olur ki, hakiki sıfatlar hariçte mevcut olarak eşyayı terbiye edip alem aynalarında kendi vasıtası ile zati kemalâtı tecelli ettirip zuhur makamına vardıralar.

Sıfatlar, her ne kadar yüce Zat'a hicap makamında olsalar da, zati ke-malâtın zuhuru, onların varlığına bağlıdır. Sıfatların hicabiyet durumu, göstermeye sebep olan manzaranın hicabiyet durumu gibidir. Her ne kadar zilli ise de, ne yapalım ki, vücudumuz, zılla merbut kılındı. Tahakkukumuz dahi hicaba bırakıldı.

O ki zatladır; zattan ayrılmaz.

Bir mısra:

Siyahlık Habeşi'den nasıl gider, kendi rengidir.

Bir şiir:

Bundan ötesinin beyanı ince;

Gizlemek pek hoş pek de güzel bence...

***

Kul, Sübhan Hak olamaz. Ne var ki, Sübhan Hakkın fazlı ile şanı yüce Hak'tan da aynlamaz. Zira: "İnsan sevdiği ile beraberdir..." manası doğrudur. Sübhan Hakkın eşya ile maiyet nisbeti var ise de; lâkin menşei mahabbet olan bu maiyet, o mahiyetten başkadır. Bir kimsenin mahabbeti yok ise, bu maiyeti de bilemez.

Dereceler, mahabbette nasıl değişik ise, mahabbetin değişik olduğu kadar maiyette dahi değişiklik hasıl olmaktadır.

O maiyet, zıllıyetten halâs olmaya sebeptir; tamamı ile izmihlale vasıtadır. Yine o maiyet, köleliği izale edip kulluğun aynında hürriyeti ispat etmektedir. Yine o maiyet, enaniyeti iskat etmektedir; hatta enaniyeti kemaliyet derecesine çıkarmaktadır. Şunun da bilinmesi yerinde olur ki, Sübhan Hak, umumi maiyet manasında şöyle buyurdu: "O sizinle beraberdir."(57/4)

Böylece, Sübhan Hak tarafındaki maiyeti isbat eyledi. Hususi maiyette ise:

"İnsan sevdiği ile beraberdir" hükmüne göre, bu tarafta, mahabbet iktizasına göre maiyet sabit oldu. İkisi arasında çok fark vardır.

Çünkü has maiyette, her iki tarafın isbatı vardır. Bunun için de, vicdan içinde de mahrumiyet lâzım gelir. (Yani varlık içinde yokluk) O ne hasrettir ki, yüce Hakkın huzurunda duyulur! Alem, her ne kadar sıfatların zılâli olup sıfatlar vasıtası ile kendisine vü-cud ve beka arız olmuş ise de; lâkin yüce mukaddes Zat'ı seven, zati mahabbet tavassutu ile, kendi asılları olan sıfatlardan lâkeyfi (şekli belli olmayan) bir yükselme ile terakki etmiştir. Asılları geçerek, asılların aslı ile de ittisal etmiştir. Ne var ki, onun bu ittisali dahi lâkeyfi bir şekildedir. Yani keyfiyeti, şekli belli olmayan bir şekilde.

Şayet aslından terakki edip yükselmez ise, gelişinden, yani vücudundan ne fayda gelir? Ve mahabbete ne hacet... Zira, kendisinin bütün vakitlerde aslı ile ittisali vardır. Zilli vuslat, her zaman için kendisine müyesser olmaktadır. Asıl iş odur ki, asıl, zil gibi basamak yapılan; mahabbet kanatları ile de daha üstüne terakki edile... Bu yükselişi anlamak, herkesin fehminde hasıl olacak cinsten değildir. Nefsini terk ederek, nefsinden terakki etmek, nazar ve fikir erbabının akıl edeceği bir iş değildir.

Sofiyeye gelince, onlardan dahi bu kuvvetle müşerref olanlar, binde birdir. Ki o binde bire, bu muammanın sırrı inkişaf eder. Bir şiir:

Binlerce nükte vardır bunda kıldan ince; Her tıraşlı baş bilmez kalenderlik nice...

***

Burada şöyle bir soru sorulabilir:

-Bu seyir afaki midir, yoksa enfüsi mi?

Bunun için şu cevabı veririm: -

-O, ne enfüsidir, ne de afaki. Zira, enfüs ve afaktan murad, dahil ve hariç olandır. Halbuki bu muamele, duhulün ve hurucun ötesindedir. İsterse, nazar erbabına göre, muhal olsun. Şöyle ki:

Matlub olan, duhul ve huruçtan yana, pek mukaddes olunca, onunla olan nisbet dahi, zaruri olarak, duhul ve huruçtan münezzehtir.

iş bu seyir; böyle müşkil ve böyle incelik taşıyan bir şey olmasına rağmen; erbabı katında malum olup ayırd edilebilmektedir, ilim erbabından olunca da, Denli ve Ekre seyri gibidir.

Zira, diğer menzile göre; her menzilin mümtaz bir durumu vardır.

***

BİR TENBİH

Alem, her ne kadar sıfatların zılâli, sıfatlar dahi Hazret-i Zat'ın zılâli olsa da, lâkin zıllıyetin kendine göre mertebeleri ve dereceleri vardır. Bunların her birinden de Matlub Zat'a hicab vardır.

Çünkü şöyle bir haber vardır:

"Allah'ın nurdan ve zulmetten yetmiş bin hicabı vardır."

Bu hicaplar, tamamı ile açılmadıkça; zıllıyetten halâs olmaz. Burada, hicapların açılmasından murad; şühudi olandır.

Hicapların açılmasının men'i üzerine gelen haber ise, o da vücudi açılmadır. Böyle bir açılma mümteni olup kadim sıfatların kaldırılmasını gerektirir. Böyle bir şeyin olması muhaldir. Lakin, keyfiyeti olmayan bir şekilde maiyet hasıl olur ise, bunun hükmü vücudi manada bir açılma olur ki, hicaplarla olduğu halde hicapsız gibidir. Zira, maiyetin bir inceliği vardır ki, ona hail dayanamaz.

Bir ayet-i kerime meali:

"Rabbimiz, nurumuzu tamamla; bizi bağışla... Çünkü sen, her şeye kadirsin..."(66/8)

Alemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm Resullerin efendisine, sen resullere ve onun pak âlinin tümüne...

***

439. MEKTUP

MEVZUU: a) Kula lâyık olan; kendi muradlarından tamamen çıkıp yüce Sübhan Hakkın muradı üzere bulunmasıdır.

b) Zati ve arızi hastalık beyanı,

NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Molla Ali Keşmiri'ye yazmıştır.

***

Kula yakışan odur ki, aziz ve Çelil Mevlâsından başka bir muradı ve matlubu olmaya; onun muradından başka muradı dahi asla kalmaya...

Anlatıldığı gibi olmadığı takdirde kendisi, kulluk bağından başını sıyırmış; ayağını dahi kulluk kaydından çıkarmış olur.

Kul, nefsinin muradlarından esir olur da onun heva ve hevesine aldanır

ise, bu durum ile o, nefsinin kölesi olur ve lâin şeytanın itaatında kalır.

Aziz Celii Zat'tan gayrı bir murad ve matlubun olmaması onun muradından gayrı bir muradın bulunmayışı bir devlet olup hâsıl olması, has velayetin husulüne kalmıştır. Bu has velayet ise, pek tamam olarak husule gelecek fenaya ve ekmel manada olacak bekaya bağlıdır.

***

Yukarıda anlatılacak manalar üzerine şöyle bir soru sorulabilir: -Çok kere kâmil zatlardan muradlar ve bazı iktiza eden şeylerin zuhuru olur. İlk büyüklerden dahi, çeşitli taleplerin husule gelme temennisi görülür.

Resulullah (sav) Efendimiz ki İmam-ı Enbiya Sultan-ı Evliya idi. Ona ve diğerlerine salâtların en tamamı, selâmların dahi ekmeli olsun. Soğuk suyu ve tatlıyı severdi. Ümmetinin hidayetini dahi şiddetle arzu ettiği Kur'an-ı Mecid'de beyan edilmiştir:

Mana anlatıldığı gibi olunca, bu gibi iktiza eden şeylerin o büyüklerde bulunmasının tevili nedir?

Bunun için şu cevabı veririm:

-İktiza eden bazı şeylerin menşei tabiattır. Tabiat hayatı devam ettiği süre, o iktiza eden şeyler dahi baki kalır. Şöyle ki: İhtiyari bir hareket olmadan tabiat, sıcak vaktinde soğuğa meyillidir. Soğukluk zamanı ise, sıcaklığı ister.

Üstte anlatıldığ gibi olan iktiza, kulluğa münafi olmadığı gibi; heva ve hevese taalluk sebebi dahi değildir. Zira, tabiatın zaruri işleri teklif dairesi dışındadır. Nefs-i emmareden gelen bir arzu dahi sayılmaz. Çünkü nefsin meyli ya fuzuli mubahlaradır; ya da şüpheli veya haram işleredir. O ki, zaruridir; onda nefsin rnedhali yoktur.

Üstte anlatılan manadan zahir oldu ki, taallukun ve taavvukun (yani yersiz alâka ve oyalanmanın) menşei, fuzuli işlerle meşgul olmaktır. İsterse, mubah kısımlarından olsun... Zira mubahın haramla yakın komşuluk nisbeti vardır. Lain şeytanın azdırması ile adımını o mubahtan kaldırdığı anda, harama basabilir. Bunun için, mubahla yetinip kalmak zaruridir. Zira, bundan adımını kaldırdığı takdirde, fuzuli mubahlara basar. Bu mana, fuzuli mubahlarda kalındığı gibi değildir; zira, onun haricine adım atan harama düşer. Bu mana yukarıda da anlatıldı.

Bazı muradların zuhuru çok kere; bir şahsın kendi nefsinde hulusu olmasına rağmen, hariçten bir sebeple de olabilir.

Bu sebeb, Rahman Zat'ın vaizi olabilir ki, o şahsı hayra koşturur. Çünkü, Sübhan Hakkın, her mümin kulun kalbinde bir vaizi vardır.

Yahut şeytan o kimseye şer ve düşmanlık bırakır. Şeytanın vaadi üzerine şu ayet-i celile vardır:

"...vaad eder, olmayacak ümitlere kaptırır. Şeytanın onlara vaadi, ancak kandırmacadır."(4/120)

Bu Fakir, bir gün, sabah namazından sonra, sükût yollu oturmuştum. Ki böyle etmek; bu Tarikat-ı Aliyye ehlinin âdetidir. Böyle edişim, kalede bu-

lunduğum günlerde idi. Tam bu sırada, bazı temenniler hatıra hücum etti. Bu hücumların sebebi ile, halâvatten alındım; bir gönül dağınıklığına düştüm. Sübhan Hakkın inayeti ile bir an sonra, tekrar gönül birliği eski haline geldi. O temennilerin dahi, hatırdan çıkıp gittiğini gördüm. Bir bulut parçası gibi idi. Onları bırakanla beraber kapıdan çıkıp gitti; hane onlardan temizlendi. O vakit bilindi ki, bu muradlar ancak hariçten gelmiştir; dahilden değildir ki, kulluğa münafi olsun.

***

Menşei nefs-i emmare olan her fesad; zati bir maraz olup öldürücü zehir durumundadır. Kulluk makamına dahi münafidir.

Hangi fesat ki, hariçten hâsıl olmaktadır; isterse şeytanın ilkası ile olsun. Bu, arızî marazlardan olup ufak bir çare ile giderilir. Bu manada, Allahu Teala, şöyle buyurdu:

"Şeytanın hilesi zayıf durumdadır."(4/76)

Belâmız, ancak nefislerimiz olup, ruhlarımızın düşmanı ve kötü arkadaşımızdır. Harici düşman, onun yardımı ile bizi istilâ eder; onun yardımı ile bizi yerimizden atar.

Eşya arasında, cehalet itibarı ile en şiddetlisi, nefs-i emmaredir. Zira, o kendi nefsinin düşmanı ve onun kötülüğünü istemektedir. Bütün gayreti kendisini helake götürmektir.

Bütün temennisi, Mevlâsı ve velinimeti olan Rabbine masiyettir. Kendisinin düşmanı olan şeytana da itaattir.

Şunun da bilinmesi yerinde olur ki; zati ve arızi marazı temyiz edip dahili ve harici fesadı bilmek son derece zordur.

Çok kere nakıs bir kimse, kendi marazını zati değil, arızi sanarak kendisini kâmil zanneder. Böylece, ebedi hüsranda kalır. Bu korkudandır ki, bu sır hakkında yazmaya cesaret edemiyorum; bu mananın izharını dahi iyi görmüyorum.

On yedi sene kadar şüphe içinde kaldım. Hem de, zati fesadı anzi fesada karışık bularak. İş bu vakitte, Sübhan Hak, hakkı batıldan ayırd etti. Arızi fesatla zati fesadı da açığa çıkardı.

Bunun için, Sübhan Allah'a hamd ü şükürler olsun. Hatta bütün nimetleri için...

Bu gibi sırları izhar etmenin sebeplerinden biri, hikmetlerinden bir hikmet odur ki, kısa görüşleri ayıktırıp dikkat etmelerini temin ola ve bu gibi temennilerin varlığı harici muradların bulunması sebebi ile kâmil zatı noksan görmeyenlere. Sonra, onun bereketlerinden mahrum kalırlar.

Nitekim, kâfirlerin enbiyayı tasdik devletinden mahrum kalmaları, anlatılan sıfatların onlarda bulunmasıdır. Bunun için dediler ki:

"Bir beşer mi bize hidayet edecek?"(64/6)

Ve kâfir oldular.

Şöyle bir cümle vardır:

-Sübhan Hak, muradlar ve muktaziyat kendisinden zevale erişinden sonra irfan sahibi bir irade ve ihtiyar sahibi kılar.

Allah'ın inayeti ile bu cümle bir başka yerde tafsilatı ile anlatılacaktır. Şu vakit, böyle bir şeye müsaid değildir.

Hüdaya ittiba edenlere ve Mutabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara selâm. Ona ve âline salâtların en tamamı, selâmların ekmeli...

***