480. MEKTUP

MEVZUU: Alemin zuhura geldiği vehim mertebesinin tahkiki. Ve bu münasebetle bazı hususların beyanı.

NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Muhammed Haşim Keşmiri'ye yazmıştır.

***

Alem için:

-Mevhum sözümüz, şu manaya değildir:

-O, vehmin yapması ve yontmasıdır.

O nasıl vehmin yapması ve yontması olabilir ki; vehim dahi alem cümlesinden sayılmaktadır. Elbette, o sözümüzün manası şudur:

-Sübhan Hak, alemi vehim mertebesinde yarattı.

Her ne kadar, o zaman vehim olmasa dahi, yüce Allah'ın ilminde vardı.

Vehim, oluşu olmayan bir zuhurdan ve vücuddan ibarettir. Bir noktanın cevelânla dönmesinden doğan bir daire misalidir. Onun da zuhuru v ardır; amma vücudu yoktur.

Yüce Sultan Mutlak Hakim, alemi o mertebede yarattı. Sırf zuhura bir sübut ve sebat verdi. Sonra onu; galattan sıhhata, yalandan doğruya çıkardı. Sonra onu işin özü kıldı. Şu ayet-i kerime bu manada alınmaya değer:

"Allah, bunların kötülüklerini iyiliklere çevirir."(25/70)

Mevhum mertebe, bir acayip mertebe olup mevcud ile asla sıkıntılı bir durum yoktur. Ne def edilme manası, ne de mevcudu tesbiti vardır. Hem de cihetlerin hiçbiri ile... Onun için bir haddi ve nihayeti de yoktur. Tiki, mevhum dairenin mevcud olan nokta-i cevvale ile bir çekişmesi olmadığı gibi. Onunla, cihetlerden bir cihet de tesbit edilemez. Mevhum dairede olup bitenlerden bir hadise de nokta için meydana gelmez. O kadar ki, şöyle denemez:

-Daire, noktanın sağındadır; solundadır; önünde veya arkasındadır; üstünde veya altındadır.

Daire için bu cihetlerin sübutu ancak şu eşyaya nisbetledir ki, kendi mertebesinde onların sübutu vardır. Amma o şey ki, başka bir mertebededir. Daire için, bu cihetlerden birini sabit kılan bir şey olamaz.

Aynı şekilde, bu nokta için; o dairenin yenilikleri ile bir had ve bir nihayet de tesbit edilemez. Herhalde o, keridi sarafeti üzerinedir.

"Vasıfların en üstünü Allah'ındır."(16/60)

Yerinde olur ki, üstte yapılan beyandan; sanı yüce Yaratıcının alem ile durumu biline.. Şöyle ki: Alemin icadından ötürü, onun için bir had ve nihayet çıkmaz. Onun için, cihetlerden bir cihet de hasıl olmaz.

Anlatılan manada nasıl bir nisbet tasavvur edilebilir ki!.. Zira, bunların o yüce mertebede ne namı vardır ne de nisanı. Evet, böyle bir şey yoktur ki, nisbetler de tasavvur edile...

Hızlanda kalanlardan bir taife, kusurlu nazarlarından ötürü, bu nisbetlerin husulünü ve cihetlerin sübutunu tasavvur ettiler. Yani bu alemde yanı yüce Yaratıcı hakkında...

Anlatılan manadan ötürü, onun rüyetini dahi nefyettiler; hatta onu muhal sandılar. Cehl-i mürekkeplerin ve yalanı doğrulamalarını Kur'an ve hadis üzerine tercih edip önde gördüler.

Zannettiler ki, şayet Sübhan Hak görülecek ise, görene göre cihetlerden bir cihet olacaktır. Bu da, bir haddi ve nihayeti gerektirir.

Halbuki daha önceki tahkikten anlaşılmış oldu ki, bu nisbetlerden hiçbir şey, alemle Sübhan Hak arasında yoktur. Rüyet ister sabit olsun; isterse olmasın. Rüyet olabilir; amma cihet meydana gelmez. Nitekim bu mana, daha önce de tahkik edildi.

Bilmezler mi ki, anlatılan mahzur, alemin vücudu vaktinde de lâzımdır; ki yüce Yaratıcı, alemin bir cihetinde olur. Ayrıca alemin ötesinde olması gerekir ki, bu da haddi ve nihayeti gerektirir. Şayet diyecek olurlarsa ki:

-O, bütün cihetlerdedir.

Ötede bulunuş için lâzım olan haddin ve nihayetin lüzumuna ne diyecekler?

Cihetin sübutundaki fesat ve mahzur, ancak nihayeti gerektirdiği içindir. Böyle bir şey ise, kail oldukları mananın ayrılmaz parçasıdır.

Bu darlıktan halâs ancak, sofiyenin kavlini ihtiyar etmektedir, yani:

-Alem mevhumdur dedikleri manayı...

Mana böyle olunca, cihet ve nihayet zorluklardan halâs hasıl olur. Bu arada:

-O mevhumdur demekte hiçbir mahzur da yoktur. Zira, onun sadık hükümleri vardır. Ebedi muamele, sermedi nimetler ve azaplar da ona bağlıdır.

Bu arada, mecnunlar güruhu sofestaiyenin kail olduğu mevhum ise, bir başkadır. Bunların kail oldukları vehmin icadı ve hayalin yontmasıdır. İki mana arasında çok fark vardır.

***

Biz, yine esas sözümüze dönelim. Deriz ki:

-Nokta-i cevvaleden neş'et eden mevhum daire için cihet yoktur. Yani noktaya nisbette. Hatta o, bütün cihetlerden hariçtir. Şayet daire, tamamı ile göz olsa, elbette noktayı cihetsiz olarak görecektir. Zira ikisi arasında cihet yoktur.

İşte, üzerinde durup anlattığımız mana dahi böyledir. Şayet bakan, tamamı ile göz olsa, böylece yüce Hakkı da cihetsiz görse, bundan ne gibi sakıncalar çıkar!..

Müminler, Sübhan Hakkı cennette bütün külliyetleri ile göreceklerdir. Hem de hiçbir cihetin isbatı olmadan.

"Allah'ın ahlâkı ile ahlâklı olunuz..." manasındaki hükme göre, bu devlet evliyaya dünyada hasıl olacaktır. Onlar, bütün külliyetleri ile göz olacaklardır, isterse bir görmek olmasın; zira o, ahirete mahsustur; Ihakin bunun için görmek (rüyet) hükmü vardır.

"Allah'ın ahlâkı ile ahlâklı olunuz" cümlesini, ancak şunun için kullandım; zira onlar Vacib Teala için şöyle demişlerdir:

-Onun zatı, bütünüyle gözdür, bütünüyle kulaktır, bütünüyle ilimdir.

Bu manadan ötürü, elbette onunla ahlâklı olanlara anlatılan ahlâktan nasip vardır. Sıfatlarından her bir sıfat, bu makamda külliyetleri hükmünü alır. Meselâ, külliyetleri ile göz olurlar. Sair müminler ise, bu devlet ahirette verilecektir..Orada, rüyet devleti şerefine ereceklerdir; Allahu Teala dilerse... Bu takdirde, bir mahzur ve şüpheli bir durum ortay çıkmaz.

Hakikat-ı hali en iyi bilen sübhan Allah'tır.

***