525. MEKTUP

MEVZUU: a) Hayat ve ilim ile müttasıf olan yüce Hakkın sıfatlarının beyanı. Ve sair kemalât.

b) Sıfatların yüce Sultan Hakkın zatı ile kıyamının tahkiki.

NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Molla Sultan Serhendi'ye yazmıştır.

***

Bilesin ki,

Sübhan Hakkın Zatı ile kaim olan; hayat, kudret, ilim ve diğerleri gibi Vacibü'l-Vücud sıfatlarının, tam manası takaddüs ve tenezzühten dolayı, mümkin sıfatları ile asla münasebeti yoktur. Çünkü, mümkinin sıfatları arazlardan ibaret olup cevherle kaimdir. Yüc Sultan Vacib'in sıfatları ise, cevherlere kıyam verendir. Cevherlerinin kıyamı ancak onunla olmaktadır.

Aynı şekilde, mümkinin sıfatları, sırf (cansız) cemaddır; bunların hükmü dahi, meyit hükmüdür. Onların hayat, ilim ve diğerlerinden yana hiçbir nasibi yoktur. Lâkin, mümkin, onların tavassutu ile hayy (diri) ve alim olmaktadır. Amma, o, kendi kendine ne alimdir; ne hayy, ne de kadirdir. Amma Vacibü'l-vücudun sıfatlan böyle değildir. Onlar, bu Fakir'in keşfi nazarında; kendilerinin sıfatını alan gibi, hayy, alim, müdriktir. Bunların böyle oluşu, kendilerine dere edilen kemalâttan ve o kemalâta dalmalarından ötürüdür. Ne var ki, bunları bilmek, huzuri ilim kabilindendir; husuli ilim değil.

Aynı manadan olarak; vücup mertebesinde sabit olan her sıfat ve şan, bütünüyle kendileri için hayat ve ilim sübutu ile inkişaf eder. Nazarda dahi, sırf nur olarak zuhur eder. Sanki bu nur, tamamen hayattır ve tamamen ilimdir. Ve inkişaftır.

Anlatılan iki sıfat, o makamda açıktır; bellidir. Kudret, irade ve diğer sıfatlar böyle değildir. Zira bunlar o makamda, öyle bir vuzuhla inkişaf etmez.

Evet,

Bu yerde lâzım olan, kemalâtın inkişafıdır. Bu inkişaf dahi, ilme taalluk etmektedir. İlim dahi, hayata tabi olduğundan, mutlaka hayat sıfatı dahi gereklidir.

Kudret ve irade makdura ve murada bağlıdır.

Semi ve basardan yana ilimle yetinmek mümkündür.

Kelâm maksat ise, ifadedir.

Tekvin ise, ancak mükevvenat içindir.

Mana üstte anlatıldığı gibi olunca, hem sıfat cami manada olduğundan; anlatılan kâmil sıfatlar orada sabittir. Amma zuhur eder; amma etmez.

Şöyle bir şey söylenemez:

-Bu beyandan lâzım gelir ki; mananın kıyamı mana ile ola... Çünkü sıfatlar, hayy ve alim olduklarından; hayatın ve ilmin de onlarla kıyamı mutlak gerekir.

Böyle bir kelâma karşı şöyle deriz:

-Her iki sıfatın (hayatın ve ilmin) kıyamı da Vacib Teala'nın Zatı iledir. Biri asaletle, bir de tebaiyetle. Tıpkı ulemanın arazların bekasında anlattıkları gibi. Şöyle ki: Araz ve arazın bekası, iki birden araz mahallinde kaimdir.

Bu bahsin daha ileri manada tahkiki şöyledir:

Vacib sıfatlarının kıyamı pek mukaddes Zatı iledir. Ve bu kıyam, arazın cevher ile olan kıyamı gibi değildir; böyle bir şey olamaz. Elbette böyle bir kıyam, saniin masnu (yaratanın yaratılanı) ile olan kıyamına benzer. Zira sani, masnuun kayyumudur. Orada bir ittisaf olsa dahi, burada böyle bir ittisaf yoktur. Elbette burada, bir şeyin zatı ile kıyamı gibidir. Ancak fark, orada bir ziyadeliktir; burada ise, ziyadelik tasavvur edilmiş değildir. Lâkin oradaki ziyade dahi, gayriyet (başkalık) sırrına götürmez. Zira onlar:

-Onun gayrı değildir, demişlerdir.

Her iki yerde de, itibari tagayyür, sabit olup kıyam dahi tahakkuk etmiştir. Burada ittisaf husulü dahi, insanın insaniyetle ittisafı kabilindendir; cevherin dahi cevheriyetle ittisafına benzer.

Hatta şöyle derim:

-Pek mukaddes Zat mertebesinde ve onunla kaim olan hakiki sıfatlarda, ne sıfat mülahazası vardır; ne de ittisaf. Hem de hiçbir şekilde... Ne Hazret-i Zat'ta mevsufiyet mülâhazası vardır; ne de sıfatlarda sıfatiyet

mülahazası. O makamda vücud ve vücub-u vücud için mecal olmayınca; sıfat ve ittisaf için nasıl orada mecal olur? Zira o, vücud teferruatındandır.

O mukaddes mertebede, nurdan başkasının mecali yoktur. Bu dahi, lâkeyfi (oluşu ve şekli belli olmayan) bir şekilde vardır.

Eğer orada bir hayat var ise, nurdur.

Eğer orada bir ilim var ise, bu da nurdur.

Üstteki kıyas devam edip gider.

Lâkeyfi manada, bu pek mukaddes Nur için bir zuhur sübut bulunur ise... Yani tagayyür ve intikal olmadan ikinci bir mertebede, onun mazhariyetini vücuttan başka bir şey kabul edemez. Bu manadan olarak, taayyün-ü evvel, bu Hakir'in katında taayyün-ü vücudidir. Sair taayyünat dahi, bu taayyün-ü evvele tabidir. Her ne kadar bu Fakir'in ilmi iktizasına göre:

-Taayyün-ü evvel, ıtlakının burada mecali yok ise de, lâkin bu lâfız, evliya arasında âdet haline geldiğinden; biz de onların ıstılahları üzerine yürüdük; bu mana ıtlakında kolaylığı tercih ettik.

Dua makamında bir ayet-i kerime meali:

"Rabbimiz, nurumuzu tamamla... Bizi bağışla... Sen her şeye kadirsin."(66/18

***