528. MEKTUP

MEVZUU: "Şüphesiz bunda, aklı olan; yahut kalb huzuru ile kulak veren kimseler için elbet bir zikir (öğüt-hatırlama) vardır" (50/37) mealine gelen ayet-i kerimenin manasını beyan. Ve başka itirazlar.

NOT: İmam-ı Rabbani Hz. bu mektubu, Mevlâna Şeyh Gulam Muhammed'e yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Seçilmiş kullarına dahi selâm.

Allah sırrının kudsiyetini artırsın; Şeyh-i Eceli, AVARİF nam kitabının ikinci babında:

"Şüphesiz bunda, kalbi (aklı) olan; yahut kalb huzuru ile kulak veren kimseler için elbet bir zikir (öğüt-hatırlama) vardır."(50/37) mealine gelen ayet-i kerimenin manasını beyan ederken, Vasıti'nin şöyle dediğini anlattı:

-Burada zikir, hususi bir cemaat içindir; diğer insanlara değil... Bunlar hakkında dahi, Allahu Teala şöyle buyurdu:

"Bir ölü iken, kendisini dirilttiğimiz ve ona insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimse; içinden çıkamaz bir halde karanlıklarda kalan kimse gibi olur mu hic?"(6/122)

Bundan sonra, Vasıti şöyle anlattı:

-Müşahede zühul bulur; hicaplar fehm'olunur. (Bu cümle, Müstakim-zade'nin tercümesinde şöyle geçer: -Müşahede vesile-i zühul olmakla; mahcubiyet fehmolunur...)

Çünkü, Allahu Teala, bir şeye tecelli ettiği zaman; kendisine boyun eğer, huşua dalar. (Yani o tecelli alan şey...)

Şeyh demiştir ki:

-Vasıti'nin bu dediği bir cemaat için sahihtir. Halbuki, üstte anlatılan ayet-i kerime, bir başkaları için, bu işin hilâfına hükmeder. Ki, bunlar, temkin erbabı olup müşahede ile fehm arası bunlar için birleşir.

Şu gizli bir mana değildir ki; Vasıti'nin dediği önce şu manaya delâlet eder ki; söylemek istediği şudur:

-Zikir hususi olarak, temkin ehli için olmaktadır.

Zira onlar, Allahu Teala'nın öldürdükten sonra, dirilttikleri kimselerdir. Yani, fenadan sonra baki kıldıkları... Telvin ehline gelince... Bunların ne fenası vardır; ne de bekası. Dolayısı ile ikinci hibe olarak, onlara hayat yoktur. Çünkü onlar, yolun ortasındadırlar. Halbuki fena ve beka, intiha hallerindendir.

Ayet-i kerimenin beyanında ikinci kavline gelince, delâlet ettiği mana şudur:

Zikir, (öğüt-hatırlama) hicap içinde ve kapalı halde bulunan telvin ehli içindir. Müşahede ve mükâşefe vaktinde değil. Çünkü o vakit zühul vaktidir.

Amma bu kabil olduğu mana, ilk kail olduğu manaya münafidir.

Ne var ki, bu marifeti bir başka yerde ve orta halinde iken anlatmıştır; bu ayet-i kerimenin beyanını yaparken değil. Dolayısı ile, burada menfi bir

tutum olmadığı gibi; Şeyh'e itiraz da olamaz. Allah sırrının kudsiyetini artırsın. Çünkü Vasıti'nin:

-Bir cemaat için sahihtir... (Yani zikir) dediği cemaat, telvin ehlidir.

-Bu ayet-i kerime, bir başka cemaat için, bu işin aksine hükmedeler dediği mana ise, temkin erbabınadır. Zira Vasıti bu ayetin manasında beyan etti ki:

-Zikir, (yani öğüt, hatırlama) temkin erbabına mahsustur. Zira, ölümden sonra, diri olan bunlardır. Telvin ehli değil...

Bu babda netice söz şu ki:

-O, telvin ehli halleri hakkında; kendi başına bir marifet beyan etmiştir ki; onun, ayet-i kerimenin beyanı ile alâkası yoktur. Bunun için de:

-Ayet-i kerimenin hükmüne muhalif diyerek, ona itiraz edilmez. Zira, ayet-i kerime, bir kavim hakkında varid olmuştur; bu marifet ise, bir başka kavmin hallerini beyandır.

Çünkü, Vasıti zikri evvelâ temkin ehline tahsis etmemiş; ikinci olaraktan da, hicaplı hallerine göre de telvin ehli için de isbat eylememiş olsaydı; iki kavli arasında münafaat husule gelmezdi. Ona karşı Şeyh'in dahi itirazı varid olmazdı.

Bana göre zahir olan mana şudur ki, ayet-i kerime her iki fırkanın da halini beyan etmektedir. Bu duruma göre mana şudur:

"Kalbi olan..."(53/38)

Vasfı ile anlatılanlar, o kalb erbabıdır ki, halleri televvün etmiştir. Ki bunlar, telvin ehlidirler. Ayrıca ayet-i kerimenin devamında :

Yahut kalb huzuru ile..."(50/37), anlatılan mana ise, temkin ehlinin halidir. Çünkü bunlar, şühud halinin ayninde; anlamak için, kulaklarını vermişlerdir.

Şu var ki, zikir (öğüt veya hatırlama) birinci kavm için, bazı vakitlerde olup ikinci kavm için ise, bütün vakitlerdedir.

Şayet Şeyh şöyle demiş olsaydı:

-Bu ayet, başka kavm için, bu işin hilâfına hükmeder, daha münasip olurdu. Ayet-i kerimede geçen:

"Yahut (ev)..." (50/37) kelimesi, men-i huluvv (boşluğu, aralığı kaldırmak) içindir. Dolayısı ile iki fırka arasını birleştirmeye münafi değildir. Yani zikirde...

Bundan sonra Şeyh şöyle anlattı:

-Muhadese ve mükâleme (konuşup söyleşmek) yeri kalb kulağıdır. Müşahede mevzii ise, kalb gözüdür. O kimse ki, sekir halindedir; kulağı, gözünde kaybolur, O kimse ki, ayıklık halindedir; kulağı, gözünde kaybolmaz. Çünkü, halin nasiyesine sahip olmuştur. Konuşulanı anlamaya istidadı olan vücud via (kalb-boşluk) ile anlar. Çünkü fehim, ilhamın ve duymanın varidat yeridir, ilham ve duymak ise, vücudi via ister. Bu vücud ise, hibe edilmiştir. Ayrıca, ikinci inşanın (yaratılışın) sahiv (ayıklık) makamında yerleşenin menseldir. Bu vücud, müşahede nurunun parladığı vakit, yok olup giden vücuddan başkadır. Yani fena geçidinden, başka karargâhına geçip gidenin vücudundan...

Şeyh'in kelâmı buraya kadardı.

Yukarıda geçen cümlede:

-Muhadese Ve mükâleme (konuşup söyleşmek) yeri manası geçti; şu demektir:

-Aziz ve Çelil Allah ile muhadese ve mükâleme...

Ayrıca aynı cümlede geçen:

-Kulağı, gözünde kaybolur demek ise, şu demeğe gelir:

-Müşahede vaktinde anlayacağını anlayamaz.

Ve bu, telvin ehlinin halidir. Müşahede vaktinde, zühule geçer. Nitekim, bu manayı Vasıti de anlatmıştır.

-Kulağı, gözünde kaybolmaz demek ise, şu manayadır

-Müşahede gözünde anlayacağını anlar.

Bu mana dahi, temkin ehlinin halini anlatır. Daha önce de anlatıldığı gibi, müşahede ve fehim, bunlar için biraradadır.

-Geçip giden manasının ise, burada:

-Hibe edilmiştir manası ile taalluku vardır. Bunun daha açık manası şu olur:

-Fenayı geçip bekaya vasıl olan için hibe edilmiştir.

Telvin, ehli hakkında, müşahede manası olmadığı gizli değildir. Müşahede, ancak zatta olur. Nitekim bu manayı anlatmışlardır. Halbuki o, henüz zata vasıl olmamıştır. Onun hakkında uygun olan, mütahayyel ve televvün eden sıfatları mükâfaşedir. Halbuki zatta ne tağyir vardır; ne de televvün... Hazret-i Zat'ta bir defa zühui, bir başka defa da şuur olmaz. Elbette, zühulün aynında şuur vardır. Şühudun kendisinde ise fehim (anlayış) vardır.

Allah sırrının kudsiyetini artırsın; Şeyh'in kelâmından zahir olan mana şu ki: Dünyada iken, kalb gözü ile müşahede vukuu caizdir. Halbuki imamü't-taife olan TAARRUF kitabı sahibi, kalble ve baş gözü ile rüyeti men etmiştir. Bunun üzerine icma getirip demiştir ki:

-İcma ile karar vermişlerdir ki; Ailahu Teala, dünyada kalb ile baş gözü görülemez. Meğer ki, böyle bir mana ikan cihetinden ola...

Bana göre, TAARRUF kitabı sahibinin dediği doğruya daha yakındır. Hatta doğru olan budur. O şey ki, yüce Sübhan Hak görüldüğü manasında hayali bir görüştür. Yani O

-Kalbde hasıl olan ikan dolayısı ile, ikan edilen için hayalde bir keşif suretidir demektir. Keza kalbe keşfolunan bir surettir.

O büyükler; yüce Sübhan Hak için her ne kadar misli yok ise de, misal cevazı vermişlerdir.

"Misallerin (vasıfların) en yücesi Allah'ındır..."(16/60)

Ancak, hayalde resm olunan; ikanın ve kendisine ikan edilenin bir suretidir. İsterse, Sübhan Hakkın vaki olan bir sureti olmasın. Çünkü kalbde hâsıl olan manaların ve diğer letaifin; hatta bulunan ve icad olan her şeyin hayalde bir sureti vardır. Zira hayal, alemlerin tümünden geniş olan misal aleminin bir timsalidir (yani örneği).

Mana üstte anlatıldığı gibi olunca; burada ancak kalbin ikanı, ikanın sureti, kendisine ikan edilenin sureti vardır. Bu dahi hayalde; görmek ve görülen sureti ile temessül etmiştir. Hakikatta, kalb için yüce Allah'ı görmek yoktur. Baş gözü için görmek şöyle dursun...

Halbuki anlatılan rüyet, kalb için misali bir rüyettir. Kalbe, ikanı rüyet (görmek) suretinde temessül etmiş; ikan edilen dahi, görülen şeklinde temessül etmiştir. Böylece, onu hakikaten gördüğünü zannetmiştir. Halbuki o, hayalı bir görüşten başka bir şey değildir.

Hatta deriz ki:

-Kendisine ikan edilenin sureti, Sübhan Hakkın misali sureti değildir. Elbette ikanın ona taalluku olan bir keşif sureti olup hayalde zuhur etmiştir. Haşa ki, Sübhan Allah'ın bir sureti ola... isterse hayalde olsun. O ancak, itibarlardan ve cihetlerden yana salik kalbinin bazı keşfe gelen suretlerinden bir surettir. O itibarlarını ve cihetlerin, yüce Zat ile bir taalluku vardır.

Üstte anlatılan mana icabi olarak; irfan sahibi yüce Zat'a vâsıl olduğu zaman, bu gibi hayali tahayyül edemez.

Yüce Hakkın zatı için bir suret yoktur; isterse misalde ve hayalde olsun. Bana göre Sübhan Allah'ın misli olmadığı gibi, misali de yoktur. Zira suret, bir haddi ve nihayeti gerektirir. İsterse, mertebelerden bir mertebe olsun. O yüce Sübhan, tahdidden ve takyidden münezzehtir. Bütün mertebeler, o yüce Zat'ın mahlukudur.

Üstte anlatılan manayı anla...

Sübhan Allah'a hamd olsun ki, bize hayal sultanı verdi ve onu kemal manalarının suretlerinin husulüne bir ayna kıldı. Şayet hayal olmasaydı; infisal derecelerinden çıkıp ittisal derecelerine çıkamazdık. Hallerin varidatını dahi bilemezdik. Çünkü, her halin ve mananın onda bir sureti vardır. Şayet o suret keşfe gelir ise, o mana ve hal. o hayal ile idrak edilir.

Yedi letaifin durumu, seyirdir; sülüktür. Halden hale de intikaldir. Hayalin durumu ise, salik için hasıl olan seyr ü sülûkün derecelerini göstermektedir. Amma kendisinde resm'olunun suretlerle... Keza, daha yukarıya çıkarmaya rağbet ettirmektir.

Ayrıca, hayalin göstermesi iledir ki, seyir, basiret üzere hasıl olur. Sülük dahi marifet üzere müyesser olur.

O hayal sultanı iledir ki, salik cehaletten çıkar; ilim ehli olur.

Hüdaya ittiba edenlere selâm.

***