532. MEKTUP

MEVZUU: Sırlan tazammum eden mektup ibarelerinin halli hakkındadır.

NOT: İmam-ı Rabbini Hz. bu mektubu, Mirza Müsameddin Ahmed'e yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Onun seçilmiş kullarına da selâm.

Bu Fakir'e gönderilen mübarek mektubun mütalaası ile teşerrüf ettim. Onun gelişi, şefkat ve re'fet üzere idi.

O mektuba şu manalar dere olunmuş:

-icmir'den yazılan mektubun ibarelerine, büyüklerden birinin itirazı var. Bu itirazların halli için bir şeyler yazılması gerek.

Bu arada, arkadaşlardan bazdan, şüpheli yerleri belirterek yazmışlar. Bunun için, o tayin edilen ölçüde, onların halli için mukaddimeler yazdık.

Doğru yola hidayet eden Sübhan Allah'tır.

***

Ey mahdum-u mükerrem.

-Seyr-i müridi ve seyr-i muradi manalarından her biri, o seyrin sahibinin vicdanına taalluk eder. Başkasına taalluk olan bir emrin ilzamı değildir. Mana böyle olunca, onun isbatı için, hüccet ve burhan talebine hacet yoktur.

Mana yukarıda anlatıldığı gibi olmasına rağmen; Sübhan Allah bir sahsa kudsi bir kuvvet ihsan eylediği zaman; o seyir sahibinin hal ve vaziyetlerini mülahaza eder ise, kendileri ile imtiyaz bulduğu feyizleri, bereketleri, ilimleri ve maarifi de o müşahede edince mümkündür ki şu hükmü ver:

-O kimsenin seyri, muradi bir seyirdir.

Hem de hiçbir delile ihtiyaç duymadan... Tıpkı ay nurunun güneş nurundan istifade yollu gelişine dair yapacağı hüküm gibi. Yani ayın güneşe yakınlığını, ondan uzaklığını, onun mukabilinde oluşunu ve onunla içtimam mülahazadan sonra... İsterse bu mana, idrak erbabının gayrına malum olmasın.

Hazret-i Şeyhimiz, bu Fakir'in seyir halinin evvellerinde, şöyle demişti:

-Onun seyri, muradi seyirdir...

Herhalde, arkadaşlar da ondan bu kelâmı duymuş olacaklar. Bu Fakir'in haline mutabık olduğunu bilerek, Mesneviden şu iki beyti inşad eyledi:

Maşukun aşkı, hep gizlidir sakildin

Uşşakın aşkı, davullu alaylıdır.

Amma ikinci bedeni eritir; Maşukun aşkı, eti yağı artırır.

Vasıl olan muradlardan her birinin seyri, içtiba yolu üzeredir. İçtiba yolu ise, yalnız enbiyaya mahsus değildir. Onlara selâm. Bu manayı, AVARİF nam kitabın yazarı tasrih etmiştir. Sim mudaddes olsun. Bunu Meczup Salik ve Meczup beyanında anlatmıştır.

Müridlerin yolu için:

-inabe yolu demiştir. Muradların yolu için de şöyle demiştir

-İçtiba yolu...

Bu manada bir ayet-i kerime meali şöyledir:

"Allah dilediğini ona içtiba eder... (Seçip çeker...) İnabe edenleri (dönenleri) ona hidayet eyler."(42/13)

Evet, içtiba yolu, asaleten enbiyaya mahsustur. Ümmeti için de, sair kemalât gibi, onlara tebaiyetle vardır. Onun mutlak olarak enbiyaya mahsus olduğu ve ümmetin dahi ondan yana asla bir nasibi olmadığı manası yoktur. Zira, böyle bir şey vaki değildir.

Ey mahdum,

Salike feyiz vusulü, Hayrü'l-beşer Resulullah (sav) Efendimizin tavassutu ve onun haluliyeti ile olmaktadır. Bunun oluşu dahi, Muhammedi Meşreb olan salikin hakikati, Halikat-ı Muhammediye'ye intibak etmeden ve onunla ittihadından evveldir. Ne zaman ki, kemaliyle mutabaatı, hatta sırf fazi olarak iki hakikat arasında ittihad husule geldi, yani urucu makamında. İşte o zaman aradan tavassut kalkar.

Zira tavassut, ancak mugayerette olur; ittihadda ise, ne tavassut eden vardır; ne de tavassut edilen... Ne perdeci vardır, ne de perdelenen... Hatta, ittihad makamında muamele ortaklaşadır. Lâkin salik; tabi, mülhak, uydu olduğundan, onun için bu şirket gereklidir. Yani hizmet edenle, hizmeti görülen ortaklığı kabilinden.

***

Yukarıda şöyle bir cümle kullandım:

-Onun hakikati için, Hakikat-ı Muhammediye ile intibak hasıl olur ve onunla ittihad eder.

Bunun beyanı şöyledir: . -Hakikat-ı Muhammediye, bütün hakikatları camidir. Bunun için de:

-Hakikatlar hakikati denir. Diğerlerinin hakikatları ise, onun için cüzler gibidir. Veya cüziyat gibidir. Şöyle ki:

Eğer salik, Muhammedi meşreb olur ise, onun hakikati, o külli için bir cüz'i olur; onun üzerine mahmuldür. Şayet Muhammedi meşrep değilse, o zaman, onun hakikati, külle nisbetle cüz hükmünü taşır; onun üzerine mahmul değildir.

Şayet Muhammedi meşrep olmayanın hakikatına urucu esnasında bir ittihad arız olur ise, bu oluş ancak kademi üzere olduğu nebinin hakikatına göre olur. Ve o hakikat üzerine de mahmuldür. Onun için, onun kemalâtına münasip bir şekilde, kendisi için bir ortaklık husule gelir. Lâkin bu ortaklık, hadim mahdum (hizmet eden ve hizmeti görülen) şirketi kabilinden olur. Bu mana, daha önce de anlatıldı.

Ne zaman ki, bu cüz'i için kemal-i mütabaat alâkası, hatta sırf fazi olarak; küllisi için mahabbet hasıl olunca, elinden dahi ona şevk vusulü tutunca, külli olan cüz'i kılan kayd (bağ) yüce Allah'ın fazlı ile zevale yüz tutar. Onun tedricen zevafınden sonra; o külliye intibak ve ilhak hasıl olur.

Gelelim şu cümleme:

-Onun için has mahabbet hasıl olunca...

Bu anlatılan mahabbet, bu Fakir'e sırf Allah'ın fazlı olarak hasıl olmuştur. O kadar ki, bu mahabbetin ağır basmasından şöyle demiştim:

-Hazret-i Hakka mahabbetim, Muhammed'in (sav) Rabbı olduğu cihetindendir.

Bu kelâmdan Meyan Taç ve arkadaşlardan başkaları, taaccüp etmişti. Zannım o ki, bu kelâm, sizin de hatırınızdan çıkmıştır. Böyle bir mahabbet hasıl olmayınca, ilhak ve ittihad nasıl husule gelir?

Bir ayet-i kerime meali:

"Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve... Allah büyük fazlın sahibidir."(62/4)

***

Tavassutun oluşunu ve tasavvufun olmayışını beyan edelim. İyi dinlemek gerek.

Bilesin ki,

Cezbe yolunda, cezbe ve cerr, matlub canibinden olduğuna ve inayet-i ilâhiye dahi, talimin haline tekeffül ettiğine göre zaruri olarak vasıta kabul edilmez.

Sülük yolunda ise, inabe talip canibinden olduğuna göre; onda vasıtaların bulunması gereklidir.

Cezbenin kendisinde, her ne kadar vasıtalara ihtiyaç yok ise de; lâkin cezbenin tamama ermesi, süluke bağlıdır.

Şayet, şeriat hükümlerinin yerine getirilmesinden ibaret olan tevbe, zühd ve bunlardan başkaları; cezbeya inzimam etmez, işe, o cezbe tam değildir. Hatta kesiktir.

Hanudlardan ve mülhidlerden birçoklarını gördüm; keridilerinde cezbe vardı. Lâkin, Sahib-i Şeriat Resulullah (sav) Efendimize mütabaatle benzemediklerinden ötürü; kendilerine cezbenin suretinden başka nasip yoktur. Halleri dahi harap ve kesiktir.

Bu manadan ötürü, şöyle bir soru çıkabilir:

-Cezbenin husulü, mahbubiyetten yana bir şey istediğinden; Allah'ın düşmanları olan küffar hakkında cezbenin nasip oluşu nasıl caiz olur?

Bunun için şöyle derim:

-Küffardan bazısı hakkında, mahabbet manasından yana bir şey olması mümkündür. Bu dahi, cezbenin husulüne sebep olmaktadır. Lâkin, Sahib-i Şeriat Resulullah (sav) Efendimize mütabaatla bezenmedikleri için, hüsranda ve hizlanda kalırlar. Bu cezbe dahi, aleyhlerine hüccetten başka bir şey artırmaz.

Şu cihetten ki: Onların istidadı belli olmuştur; Ihakin onu, kuvveden fiile çıkarmamışlardır. Bunun sebebi de, cehalet ve inattır.

"Allah onlara zulmetmemiştir; lâkin, kendileri nefislerine zulmediyorlar."(3/17)

Sülükten ibaret olan Sahib-i Şeriat Resulullah (sav) Efendimize mütabaatle cezbe yolunda matluba vusul müyesser olur ise, vasıtasız ve hayluliyetsiz olur. Hem de hiçbir şeyin.

Bu manada demişlerdir ki:

-Bir kovayı sarkıtasınız, Allah'a düşerseniz demek olur ki:

-Hazret-i Hakka cezbe ve cerr yolu ile girip batanların batınına vasıl olduğunuz zaman, sizinle, yüce Hak arasında bir işin hayluliyeti ve hicabiyeti olmaz.

Yani arada ne bir perde kalır, ne de hali, engel...

Herhalde, Hazret-i Şeyhimizin -sırrı mukaddes olsun- şu cümlesi hatırınızda kalmış olmalı:

-Allahu Teala ile arasında maiyet yolu ile bir kula, Sübhan Hakka vusul müyesser olduğu zaman; elbette bu, bir işin vasıtası olmadan olur.

Maiyete münasip olan da budur. Vasıta ancak, sülükten ibaret olan terbiye silsilesindendir. Maiyet yolu dahi, cezbe yollarından biridir.

"İnsan sevdiği ile beraberdir..." manasına gelen hadis-i şerif dahi, bu manayı teyid eder. Ne zaman ki, bir şahısla sevdiği arasında maiyet sabit

olur; aradan vasıta kalkar.

***

Şu manayı da iyi dinle,

Her zillin, açık bir şekilde, aslına çıkan bir yolu vardır. Aralarında dahi asla bir hail olmaz.

Şanı büyük Allah'ın inayeti ile; zil için aslına meyli ve ona incizab ve ilhak hasıl olur ise, bu, bir şeyin hali durumu olmadan meydana gelir. Bu asıl, ilâhi isimlerden bir isim olduğundan; elbette isimle müsemma arasında hail olmaz. O ismin müsemması olan aslın aslına, zillin vusulü dahi bir şeyin tavassutu olmadan olur. Sonra, her kim, lâ-keyfi manada bir vusul ile, Hazret-i Zat'a vasıl olur ise, bir şeyin tavassutu ve hail olması dahi, onun hakkında olmaz.

Hazret-i Zat'a vusul suretinde; vacip sıfatlarının hail olması ve hicaplığı kalkınca, sıfatların başkasına hail olmak ve perdelik mecali nasıl olabilir? Burada şöyle bir soru sorulabilir:

-Sıfatların zattan infikâki caiz olmadığına göre; vasıl olan ile kendisine vasl olunan arasında sıfatların gayrına hail olma durumu nasıl olur? Bunun için şu cevabı veririm:

-Salik için, aslında vusul hasıl olduktan sonra -ki o, ilâhi isimlerden bir isim olup, sa-lik dahi onun zillidir- yine salik, onunla da tahakkuk ettikten sonra, onunla yüce Hazret-i Zat arasında elbette bir tavassut ve hali olmaz. Tıpkı isimle müsemması arasında bir hal olmadığı gibi... Bu manaya göre irtifa ve infikak lâzım gelmez. Anlatılan tahkikin bir benzeri yukarıda geçti. Yani:

-Salikin hakikati, Hakikat-ı Muhammediye ile ittihad edince, cümlesinin beyanı sırasında. Ayrıca: Zillin aslına vusulü beyanı yapılırken de, bu beyandan bir nebze anlatıldı.

***

BİR TENBİH

Cezbe yolunda ve diğerlerinde anlatılan tavassutun olmayışını; ahmak sanmasın ki:

-Hayrü'l-beşer Resulullah (sav) Efendimize tebaiyetten istiğna demektir. Zira, böyle bir şey küfürdür, zındıklıktır, hak şeriatı inkârdır.

Daha önce de şu mana geçti: Şeriat hükümlerinin yerine gelmesinden ibaret sülük inzimam etmeyince, cezbe tam değildir. Kesiktir. Bir nimettir ki, nimet suretinde zuhura gelmiştir. O cezbenin sahibinin aleyhine, hüccetin tamam olmasıdır.

Hulasa,

Şu mana yakin mertebesinde ulaşmıştır ki, hem de sahih keşif ve sarih ilham ile... Resulullah (sav) Efendimizin vasıtası ve onun mütabaatı vasıtası olmadan, bu tarikatın inceliklerinden hiçbir incelik ve bu tarikatın feyizlerinden hiçbir feyiz, bereketlerinden dahi bir bereket müyesser olmaz. Hatta, müntehi olana dahi onun tebaiyeti ve uyduluğu olmadan bir

şey hasıl olmaz. Ona salât ve selâm olsun. Bir şiir

"Bir muhal iştir yürümek bu safa yolunda; Mustafa'ya olmazsa uymak Sa'di, yolunda.

Allahu Teala, ona salât ve selâm eylesin.

***

Ebleh Eflatun kendisini enbiyaya mütabaatten müstağni sanmıştır. Bunun sebebi de, riyazetlerden ve mücahedelerden dolayı kendisine hasıl olan safiyettir.

Bunun için demiştir ki:

-Biz, tehzib edilmişiz; tezhipçiye ihtiyacımız yoktur (yani terbiyeciye)

***

Şunun bilinmesi yerinde olur ki,

Enbiyaya mütabaat olmadan, rizayetlerle hasıl olan safanın hükmü, altına batınlmış kara bakır hükmüdür; yahut, üstü şekerli zehir.

O şey ki bakın hakikatini halis altına çevirir ve nefsi dahi emmarelikten itminana erdirir; bu şey, enbiyaya mütabaattır. Onlara salât ve selâm olsun.

Yüce Hakim-i Mutlak ancak peygamberlerin bi'setini ve onların şeriatını; nefs-i emmarenin tacizi ve tahribi için kararlaştırdı. Onun tahribini, hatta ıslahını, enbiya mütabaatının gayrında kılmadı.

Bir kimse, riyazetlerin ve mücahnedelerin bin çeşidini irtikab etse, yani o büyüklere mütabaat olmadan; nefsin emmareliğinden ve noksanından kıl kadar eksiltmez. Hatta, onun tuğyanını ve inadını artırır.

Bir mısra:

İlletlinin her seçtiği illettir.

O nefs-i emmarenin zati marazını izale dahi, enbiyanın yoluna temessükle olur.

Bundan sonrası, kuruyan otlar gibidir (yani boş).

***

Şunun bilinmesi gerekir,

Cezbe için mutlak sülük gereklidir. Amma, cezbenin sülükten evvel veya sonra olması müsavidir. Ne var ki, fazilet, cezbenin sülükten evvel olmasındadır. Bu durumda, sülük, cezbenin hizmetinde olur. Cezbenin sonraya kalması halinde ise, sülük cezbenin mahdumu olur. Zira, bu durumda, cezbe ancak sülük devleti ile müyesser olmaktadır. Amma cezbenin .önde olmasında böyle bir durum yoktur. Bu hale göre binefsihi (galip salik) davet edilen ve matlub olur. Bunun için de muraddır. öbürü de mürid.

Murad olanlann başı, mahbub olanlar reisi, Allah'ın Resulü Muhammed'dir. Allahu Teala, ona salât ve selâm eylesin.

Çünkü zati olarak maksud olan ve bu davette ilk çağnlan odur, Ona ve âline salât ve selâm. Ondan başkaları, ancak onun uyduğu ile çağrılmışlardır. İster murad olsunlar, isterse mürid.

Şayet o olmasayu, Allahu Teala halkı yaratmazdı ve rübubuyeti dahi iz

har eylemezdi. Nitekim, bu manada varid olan haber böyle gelmiştir. Ondan başkası, onun tufeylisi (uydusu) olduğuna; o dahi, asli maksud olduğuna göre, hiç şüphe edilmeye ki, hepsi ona muhtaçtır. Feyizleri ve bereketleri onun tavassutu ile almaktadırlar. Ona ve âline salât ve selâm olsun. Bu manadan ötürü:

-Hepsi de, onun âlidir (yani aile fertleri) denir ise, bu mana caizdir. Zira, onların hepsi, onun metbuu olup ancak onun tavassutu ile kemal sahibi olabilirler. Şöyle-ki:

Onun vücudu olmadan, başkasının vücudunun olacağı tasavvur edilemeyeceğine göre; onun vücuduna tabi olan kemalât dahi, onun tavassutu olmadan nasıl tasavvur edilebilir?

Evet...

Alemlerin Rabbi Allah'ın mahbubu, böyle olmak gerek.

Şu manayı da dinle.

Keşf olunan mana şu ki: Resulullah (sav) Efendimizin mahbubiyeti, yüce Allah'ın Zat-ı Baht'ine taalluk eden mahabbeti ile olmaktadır. Amma şuuniarın ve itâbartarın mülahazası olmadan... Hazret-i Zat dahi, bu mahabbeti iie mahbub olmaktadır. Amma ondan başkasının mahbubiyeti böyle değildir. Allahu Teala, ona salât ve selâm eylesin. Zira onların mahabbeti, şüuna ve itibarlara taalluk etmektedir. Esma ve sıfat libasına bürünmüştür. Yahut, esma ve sıfatın zılâline... Haliyle bu, onların değişik derecelerine göre olmaktadır.

Bir şiir:

Hiç de olmaz Resulullah'ın fazlına;

Had, dille anlatan gider l'rabma...

Ona ve resullerden, nebilerden, mukarrep meleklerden tüm kardeşlerine salât, selâm, bereketler.

Bu makamın tahkiki, bir başka manada şöyledir:

Mümkündür ki, Resulullah (sav) Efendimizin tavassutu iki manada ola... Şöyle ki:

a) O, salik ve matlub arasında bir hail ve hacip (perdedar) ola,

b) Salik, onun tavassutu tebaiyeti ile ve uydusu olarak, mütabaatına girerek matluba ulaşa.

Sülük yolunda, Hakikat-ı Muhammediye'ye vusulden evvel, tavassutun her iki manası da vardır. Hatta zannım odur ki, arada vasıla olan şeyhlerden her biri, yani bu tarikatta, salikin şühuduna perdedir. Sonunda, cezbe ile bu perdeden kurtulamayan salikin vay haline. Bir de, onun muamelesi hicaptan geçip hicapsızlığa gitmez ise... Zira, cezbe yolunda ve hakikatler hakikatına vasıl olduktan sonra tavassut ikinci manayadır. Yani saiikin tebaiyet!.. Arada hail ve hicab yoktur ki, şühuda, müşahedeye ve emsali şeylere hicab ola...

Burada şöyle bir şey söylenemez:

-Tavassutun olmayışı, bir manaya ise; bundan dolayı onun zatına kusur çıkar. Allahu Teala, ona salât ve selâm eylesin.

Çünkü şöyle deriz:

-Anlatılan manaya tavassutun olmayışı, onun kemalini gerektirir. Allahu Teala, ona salât ve selâm eylesin. Kusuru çıkarmaz. Hatta küsur, tavassutun varlığındadır. Zira, tabi olunan zatın kemali; kendisine tabi olanı, tataffulü ve tebaiyeti ile bütün kemal derecelerine ulaştıra... İnceliklerinden hiçbirini bırakmaya. Böyle bir şey dahi, tavassutun oluşundan değil; olmayışındadır. Zira, tavassutun olmayışı, hicapsız şühuddur. Bu ise, kemal derecelerinin en yükseğidir. Tavassutun varlığı ise, hicap halindedir.

Mana üstte anlatıldığı gibi olunca; kemal tavassutun olmayışında, kusur ise, tavassutun oluşundadır.

Hizmeti görülenin azametinden ve saltanatındandır ki, kendisine hizmet eden hiçbir makamda asla kendisinden ayrılmaya. Onun tebaiyeti ile de, akranın devletine ortak ola... Bu manadan olarak, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Ümmetimin uleması, beniisrailin enbiyası gibidir."

***

Uhrevi rüyet (ahirette Allahu Teala'yı görmek) dahi, bir şeyin tavassutu ve bir işin haili olmadan olacaktır.

Bir hadis-i sahihte şöyle geldi:

"Kul namaza girdiği zaman, Rabbi ile arasında bulunan perde kalkar."

Üstte anlatılan mana icaba olarak; namaz, müminin miracı olmuştur. Ondan alınacak bol haz dahi, vasıl olan müntehilerin nasibi olmuştur. Zira, hicabın kalkması, vasıl olan müntehiye mahsustur. Tavassutun ve hallin kalkması dahi, bu mana ile sabit olmuştur.

Üstte anlatılan marifet, bu Fakir'e ledünni ilimlerin hususiyetlerindendir. Onlar, katıksız fazl ü kerem olarak verilmiştir. Onların hakikati ile de tahakkuk olmuştur.

Bir şiir:

Ben bir bahçe gibiyim, oraya bahan

Bulutlarından zülâl yağmurlar yağar...

***

Şu da bir başka güzel şiir:

Padişah çalarsa kapısını kocakarının;

Olmaya gidesin yolunmasına bıyığının...

***

Allah, sırtarının kudsiyetini artırsın; tarikat meşayihinin, Resulullah'ın tavassutunun oluşunda ve tavassutunun olmayışında ihtilâfları vardır.

Bir cemaat, tavassutun varlığına zahib oldu; bir başka cemaat ise, olmadığına...

Amma onlardan hiçbiri, tavassutun oluşunu ve tavassutun olmayışını tahkikle beyan etmedi. Bunların kemalinden ve kusurundan söz açmadı.

Zahir erbabına gelince, imanın kemali olduğu halde tavassutun olmayışını, küfür zannedip ona kail olanı dalâlette bildiler. Bu da bilmedik

terinden oldu. Onlar tavassutu imanın kemali olarak tasavvur ederler; ona kail olanı dahi, tabi olanların kâmillerinden sayarlar. Halbuki, tavassutun olmayışı, mütabaatin kemaline mebnidir. Tavassutun varlığı dahi, mütabaatın sebebi iledir. Nitekim, bu mana daha önce de anlatıldı. Bütün bu manaların onlardan gelişi hakikat-ı hali idrak edememekten ileri geliyor. Bu manada gelen bir ayet-i kerimede Allahu Teala söyle buyurdu:

"Elbet, onlar ilmini kavrayamadıkları şeyi yalan saydılar. Kendilerine, te'vili (hakkında bir idrak dahi) gelmedi. Onlardan evvelkiler de böyle tekzib ettiler."(10/39)

Ey mahdum,

-Üveysiyet... demek, zahir şeyhi inkâr etmek değildir. Üveysi, öyle bir şanstır ki; ruhani zatların, onun terbiyesinde dahli vardır. Hace Ahrar'ı görmez misin? Hace Bahaeddin Nakşibend -sim mukaddes olsun- Hz.'nin ruhaniyetinden yardım aldığı için kendisine:

-Üveysi... denmiştir. Hem de zahir şeyhi var iken...

Aynı şekilde Hace Nakşibend -sırrı mukaddes olsun- Hz.'nin ruhaniyetinde imdad aldığı için, kendisine:

-Üveysi... denmiştir. Hem de zahir şeyhi var iken.

Bilhassa, bir kimsede; Üveysiyet olduğu halde, şeyhini de ikrar eder. Böyle bir şeyden muradı dahi, şeyhi inkâr saymak, yalandır, bühtandır; acayip bir insaftır.

***

Ey mahdum,

-Âbdülbaki... lâfzının terkibinden murad, izafi manasıdır; ilmi değil... İsterse tam manası ile onda, ilmi bir iş'ar manası olsun. Yani, şu cümlede geçen:

-Her ne kadar şeyhim Âbdülbaki ise de; lâkin terbiyeme tekeffül eden Allahü'l-baki'dir.

Bunda tahrif inhiraf nerede?.. Hangi suledep var?.. Allah insaf versin.

***

Ey mahdum,

Bayezid-i Bistami'den (ks) sekrin ağır bastığı vakit halinde sudur eden:

-Sübhani... kavlinde söylendiği gibi kusur kabul edilse dahi, o kusurun istimrarı ve istikrarı gerekmez. Yani ona kail olanda...

Evet,

Anlatılan mana olmaz ki, başkası ondan daha faziletli ola... Zira, o halin iktiza ettiği vakitte; çokça maarifin zuhur ettiği olur ki; ondan sonra, o marifetin kusuru Allah'ın inayeti ile zahir olduğu zaman, o marifet terk edilir. Ve daha yukarı makama terakki edilir.

Mübarek mektuba, bu gibi şathiyat (cezbeli sözler) karışıktır. Böyle bir şeyi, sekir erbabı yazsa caizdir. Lâkin, sahiv (ayıklık) erbabının böyle cümleleri izhar eylemesi cidden uzak görülmektedir.

Ey mahdum,

Her kim, bu cümleleri yazar ise, onun menşei sekr halidir. Sekr hali karışmadan, bu babda kalem oynatamaz.

Bu babda netice söz şu ki:

Sekr halinin çok mertebeleri vardır. Sekr hali her ne miktar çok olur ise, şathiyat (cezbeli sofiye sözleri) onda o kadar çok ve bol olur.

Bayezid-i Bistami'nin sekri ise, ondan sudur eden şu cümleden bellidir:

-Sancağım, Muhammed'in sancağından daha yukarıdadır.

Hem de, sakınmadan bunu söylemiştir.

Her kimin ki hali sahivdin zannetmeye ki, onunla beraber bir sekr yoktur. Zira böyle bir şey aynen kusurdur. Zira halis sahiv avamın nasibidir. Her kim ki, sahiv halini tercih eder; onun bundan muradı; sahiv halinin ağır bastığı sırf sahiv değildir. Her kimin ki, muradı, sekrin ağır basmasıdır; bu da halis sekir hali değildir. Zira böyle bir şey afettir.

Cüneyd-i Bağdadi'yi görmez misin? Allah sırrının kudsiyetini artırsın, kendisi sahiv erbabının reisi olduğu halde; sahvi sekr haline tercih etmesine rağmen, birçok ibareleri sekr hali ile karışıktır; onları saymak zordur. Şunlar onun cümlesidir:

-Arif o maruftur.

-Suyun rengi kabının rengidir.

-Muhdes (mahluk) kadimle karin (arkadaş) olunca, kendisinden eser kalmaz.

AVARİF nam kitabın yazarına gelelim... Kendisi sahiv erbabının kâmillerindendir. Bununla beraber, kitabı sekriyata dair maarifle doludur. O kadar ki, onların şerhi mümkün değildir.

Bu Fakir, onun bazı sekr haline bağlı maarifini bir yaprağa toplamıştır. Onun sekr hali bakiyelerindendir ki, sırtarı ifşa ederek onlarla övünüp iftihar etmiş, ağyara karşı da meziyet iddiasında bulunmuştur.

Şayet halis bir sahiv hali olsaydı; o zaman, sırtarın ifşası küfür olurdu. Başkalarına nazaran fazilet iddiası dahi şirk olurdu.

Ayıklık halinde sekr hali, yemeği yarar hale getiren tuz misalidir. Şayet tuz olmasaydı, yemek de yaramaz olurdu.

Bir şiir:

Olmasaydı aşk, aşık dahi hayran;

Ne dinleyen olurdu, ne anlatan...

***

Şeyh Abdülkadir (Geylani)'den -Allah sımnın kudsiyetini artırsın- sudur eden:

-Kademim, her velinin boynundadır cümlesini, AVARİF nam eserin yazarı, sekr haline yormuştur. Bundan muradı dahi kusur isbatı değildir. Yani tevehhüm edildiği gibi. Çünkü bu, onun için aynen övgüdür. Hatta, vakıayı beyandır. Yani bu gibi mübahattan ve iftihardan haber veren kelâm, sekr hali bakiyesi olmadan sdur etmez. Zira, katıksız sahiv halinde böyle kelâm etmek zordur.

Bu fakir'in yazdığı şu sayfalar ki, halis sahiv hali ile yazıldığı hatır-ı şerifinize yerleşmiş gibidir. Hasa ki böyle bir şey ola. Zira öyle bir şey

haramdır, münkerdir, düzensiz sözdür, kelâm sıralamaktır. Halis sahiv hali ile muttasıf olup da kelâm sıralayanlar çoktur. Amma neden olra bu düzende söz edemezler; insanların kalblerini de harekete getiremezler.

Bir şiir:

Hafızın feryadı yersiz mi bastan sona;

Garip kıssa, acayip sözler sığınıştır ona...

***

Ey mahdum,

Sırların ifşasından haber veren bu gibi kelimeler, zahir manasından alınmıştır. Tarikat meşayihinden, her vakit böyle cümleler sudur etmiş ve bu onların süregelen âdeti olmuştur. Allah sırlarının kudsiyetini artırsın. Bu Fakir'in icad ettiği bir iş değildir. Ve bu, İslâm'da ilk kınlan bardak da değildir.

Bu ıstırap ve cidal neden?

Şayet zahiri, şeriat ilimlerine uymayan bir lâfız sudur eder ise, onu en küçük manası ile, zahirinden almak lâzımdır. Böylece onu, şeriat ilimlerine mutabık kılmak gerek; bir Müslümanı itham etmek değil...

Şeriatta bir kötülüğü şüyu buldurmak ve bir fasıkı rüsvay etmek haram ve yasak iken, mücerret bir şüphe ile bir Müslüman'ı rüsvay etmek nasıl münasip olur? Şehirden şehire onu aktarmak nasıl bir dindarlıktır?

İslâmiyet ve şefkat yolu odur ki, zahiri şeriat ilimlerine muhalif düşen bir söz, bir şahıstan sudur eder ise, onu diyene bakmalıdır: Şayet o, zındık veya mülhid ise, onu reddedip ıslabı ile uğraşmamalıdır. Şayet Müslüman, Allah'a ve Resulü'ne imanı var ise, onun sözünü yazar hale getirmeye çabalamalıdır; onu sağlam manaya yormalıdır. Onun hallini dahi, diyenden talep etmelidir. Şayet hallinden aciz kalır ise, kendisine nasihatta bulunmak gerek. Zira, emr-i maruf ve nehy-i münker rıfktır. Zira böyle bir muamele kabule daha yakındır. Şayet maksat kabul değil de, onu rüsvay etmek ise, o zaman iş değişir.

Allahu Teala, başarı ihsan eylesin.

***

Anlatılanlardan daha şaşırtıcı mana şudur ki:

Mübarek mektubunuzdan anlaşıldığına göre, bu Fakir'in mektubunu o büyükten dinledikten sonra, hizmetinizde bulunanlara bir şüphe ve inhiraf gelmiş. Bu bir in'ikâsa benzer. Halbuki onlara düsen, şüphe zanlarını kendi içlerinde halletmektir. Hem de bu Fakir'e bırakmadan, fitneyi dahi böyle sükuna kavuşturalar.

Diğer arkadaşlar hakkında ne diyebilirim ki? Onlardan bazısı, şüpheyi def etmiyor. Bunun için nefsi müsamaha yolu açmamıştır. Böylece o, gücü yettiği halde, sükutu tercih etmiştir.

Bir şiir

Muhtacız bir bak suna;

Şimdi dost yardımına...

Dua makamında bir ayet-i kerime meali:

"Rabbimiz, katından bize rahmet ver. İşimizde bizim için muvaffakiyet hazırla."(18/10)

Evvel, ahir selâm.

***