» Anasayfa
» Abdullah Faruki (ks)
» İlm-i Farukiyye
» Evrad-ı Farukiyye
» Salavat-ı Farukiyye
» FARUKÎ Sohbetleri
» Hadis Ezberleyelim
» Halakadan Gönüllere
» İlahiler
» Klipler
» Duvar Kağıdı
» Dosya İndirme
» Şiir Köşesi
» Kaza Namazı Takibi
» Bize Ulaşın
» Site İçi Arama
» Rehberdergisi.Com





  • Radyo Faruki

  • 3GP Dosyalar
  • AMR Dosyalar


  • Defteri İmzala

    Mesajınız Yönetici onayından sonra eklenecektir...


    Selamün Aleyküm
    Az önce M.Ali kardeşimizin yazmış olduğu yazıyı okudum. Efendimiz hakkında yazmış olduğu anılarını anlatırken çok duygulandım sanki o günlere yeniden gitmiş gibi oldum bu yüzden ona şahsım olarak çok teşekkür ediyorum Allah razı olsun. Şimdi ben ankaradan çok uzaklardayım diğer kardeşleriminde böyle bize faydası olan , eski günlere götüren anıları varsa faydalanmak isterim. Bir hatamız olduysa şimdiden kusura bakmayın. S.A.
    kayserili | (04.02.2006) Ip: 81.215.177.170

    “Bir Âlim ve Ârif Olarak Hz. Abdullah Farukî el-Müceddidî (k.s)”

    Bismillâhirrahmânirrahim

    Elhamdü lillâhi Rabbi’l-âlemin ve’s-slâtü ve’s-slâmü alâ rasûlinâ Muhammedin ve eshâbihî ve ezvâcihi ve evlâdihi ve etbâihi ve ehlibeytihi ve ümmehâtihi ve ebîhi bi adedi külli şey’in fi’d-dünyâ ve’l-âhirati ve kezâlik ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemin.

    Bütün noksan sıfatlardan münezzeh olan Rabbimize sonsuz hamd, O’nun Habîb-i Edîbi cihan Peygamberi (s.a.v.) Efendimize salât ve selâmların en güzeli olsun inşallah. Öncelikle çeşitli illerden, Ankara içinden programımıza iştirak eden, siz değerli misafirlerimize hoş geldiniz diyorum, Cenâb-ı Hak sonsuz razı olsun inşallah.
    Abdullah Fârukî el-Müceddidî Hazretlerinin hakikaten anlaşılabilmesi için, onun sohbetinde bulunmanın ve o ortamlardaki ruh halini yaşamanın önemi büyüktür…

    Ben Allah dostlarını Nahl sûresinin 15. âyet-i kerîmesinde “Sizi sarsmaması için yeryüzünde sağlam dağlar meydana getirdi.” Âyet-i kerimesine teşbih ediyorum. Yeryüzü, o muhkem dağlarla muhafaza edilirken; insanlar da, her birinin gönlü Kur’ân süzgeci olan ve muhkem dağlar gibi yeryüzüne serpiştirilmiş olan Allah dostlarının hâliyle muhafaza ediliyor. Vefatlarından yıllar geçmesine rağmen nice Allah dostlarının sevgi ve muhabbetlerinin, yaşamasına rağmen ölmüş olan nice kalpleri ihya ettiğini çok açık bir şekilde görüyoruz. Beldemizde bulunan Hacı Bayram-ı Velîler, Konya’mızda bulunan Hz. Mevlânâlar, Rasûl-ü Kibriyâ Efendimizi görmediği halde sevgisiyle dillere destan olan Hz. Veysel Karânîler ve işte şu sevginin tezâhürünü gönüllerde bizlere yaşamamıza vesile olan değerli Üstadım Abdullah Fârukî el-Müceddidî Hazretleri gibi gönül ehilleri işte bu Hak dostlarındandır elhamdülillah. Cenâb-ı Hak onların şefaatlerine bizleri mazhar eylesin, uzak kılmasın!

    Değerli kardeşlerim! Cenâb-ı Hak, insanları yaratıp mahlûkat içerisinde onlara en büyük kıymeti verdikten sonra, onlara en büyük kıymeti verdiğinin ifadesi olarak da yine onlar içerisinden seçip aldığı peygamberler göndermiştir. O peygamberler ki, Cenâb-ı Hakk’ın sözlerini, vahyini insanlara ulaştırmışlar, Allah’a kulluk vazifelerini nasıl yerine getirmeleri gerektiği hususunda rehberlik yapmışlardır ve bunların en son halkası Nebiyyi Zîşân Efendimizdir.
    Peygamberlerin gönderilmesi Hâteme’n-Nebî olan Allah’ın Nebîsiyle son buldu; ancak O’nunla gelen emr-i ilâhîler kıyamete kadar bâkidir. İnsanlık da yine devam ediyor. Allah’a isyan o dönemdeki insanlarda nasıl mevcut ise bu gün de, insanlarda aynı isyanlar çeşitli şekillerde tezahür ediyor. Burada yeni bir peygamber gelmeyeceği için, son peygamber Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v) Efendimizin: “Benim ümmetimin âlimleri, Benî İsrâil peygamberleri gibidir.” buyurarak kendilerine büyük bir makam tevdi ettiği, gönlü, sözü, hâl ve davranışları Allah’ın Nebî’sine bağlı olan, yakınlık ziynetiyle ziynetlenmiş Allah dostları, insanlara, Peygamber (s.a.v.) Efendimizle gelen güzellikleri anlatmaya, onları yaşamaya devam etmişlerdir.

    İşte bu gün kendisini anmak için toplanmış olduğumuz değerli Üstad’ımız da bir vâris-i nebî olarak yaşadığı altmış üç yıllık ömrünü Peygamber (s.a.v.) Efendimize adamış ve O’nun şu sözündeki samimiyeti hâla kulaklarımızda çınlamaktadır. Diyordu ki: “Yâ Rasûlallah! Size olan sadakatimi bildiriyorum, yâ Rasûlallah!” Bin dört yüz küsur sene sonra Allah’ın Nebî’si karşısındaymış gibi diyordu ki: “Size olan sadakatimi bildiriyorum, yâ Rasûlallah!” Mübarek Efendimde Peygamber Efendimize olan sevgi ve itaatin bağlılığı bu sözün altında çok geniş bir şekilde izah edilebilir.

    Mübarek Efendi Hazretleri de Cenâb-ı Hakk’ın kendisine bu nezih ve ağır yükü tevdi etmesinden ve mürşidinin de kendilerine verdiği icazetten sonra hakikaten büyük zahmetlerle ve aynı zamanda da insanüstü denilebilecek gayretlerle, üzerine aldığı vazifeyi yerine getirecek büyük çalışmalar sergilemiştir. Nice kardeşlerimiz o gönülde yetişen tertemiz tevhit ve Allah Rasûlü’ne itaat sevgisini yalın bir hâlde bulup istifade etmiştir. Hiçbir kıyl-ü kâlin karışmadığı, dinlenildiği zaman karşıdaki insanın gönlüne, hakikaten Allah ve Rasûlü’nün emrini doğrudan dinlercesine bir samimiyetle o güzellikleri aktardı.

    Ben bu sözleri söylerken; Mübarek Efendi’min hayatında, sohbetlerine iştirak etmiş olan kardeşlerimizin, bu sözlerin samimiyetini ve içinde taşıdığı mananın kuvvetini idrak ettiklerini çok iyi biliyorum. Biraz önce kendisi anlatan gösterimi izlerken, Cenâb-ı Peygamber Efendimizin sünnetine olan iştiyakı ve ‘her bir sünnet-i seniyyeyi işleyene yüz şehit sevabı verilir’ derken yüzünde müşahede ettiğimiz o samimiyet, aslında gönlünün derinliklerinde onun bir kuvvet olarak dışarıya çıkan samimiyetini de ortaya koyuyor, değerli kardeşlerim.
    Birçok âlim var, birçok Allah dostu var. Her biri Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine verdiği bir kuvvet ile hizmet ediyorlar; fakat Allah dostları içerisinde de farklılık arz eden bazı hususiyetler vardır kardeşlerim. Değerli Üstad’ımdaki bu farklılıkların bir tanesi onun “veysî” oluşudur. Veysîlik, tasavvuf literatüründe oldukça önem arz eden bir haslettir. Bunu isterseniz yine bir Allah dostunun sözüyle size aktarmış olayım:
    Malatya’da, rahmetli Üstad’ım manevi hâllerinin ağır olduğu bir dönemde, insanlardan uzak, bir camiden namazdan çıktıktan sonra, bir çayhanede oturup çayını yudumlarken bir kardeş geliyor, diyor ki: “Efendim! Üstad’ım sizi çağırıyor. İsminiz Abdullah mı?” O da: “Evet Abdullah!” diyor. İsmi Abdulkâdir olan Üstad’ı çağırınca; “derhal!” diyor, kalkıp gidiyorlar. Oraya gittiği zaman bakıyor ki, Efendi Hazretleri’nin tanıdığı Abdulkâdir bu değil ve hasta yatağında yatıyor. “Olsun, ben Allah rızası için geldim, hastaymış, hem de sünnet-i seniyyedir, ziyaret edeyim.” diyor. Hocaefendi, yattığı yerden sert bir lisanla: “Niçin bu adamı buraya getirdin? Tanımıyorum bunu!” deyince, ben de biraz müteessir oldum; ama bir müddet sonra dedi ki diyor: “Yanıma gel!” Beni yanına çağırdı, oturdum. “Hoş geldin!” dedikten sonra bana ki -ilk defa karşılaşıyoruz-: “Sen veysî misin?”dedi. Ben de; “Evet Efendim, veysîyim.” dedim. Bir müddet konuştuk, konuştuktan sonra biz ayrıldık; ama bana yemin verdirdi ki tekrar beni ziyarete geleceksin. Ben yanından ayrıldıktan sonra büyüklerim, pirlerim bana manen dediler ki: “O senin veysî olduğunu bildi. Git ona sor ki veysî ne demektir.” Tekrar ziyaretine gittim. Ziyaretine gittiğim zaman sordum, dedim ki: “Pirlerim bana diyor ki: ‘O senin veysî olduğunu bildi. Söyle bakayım ki veysîlik nedir?’” Ben bunu söyledikten sonra diyor, hıçkırıklara boğularak ağlamaya başladı. Ağladı, ağladı, konuşmaya takat buluncaya kadar ağladı, sonra bana döndü, bana dedi ki: “Veysîler, Rasûlullah’ın öz evlatları gibidir.” İşte onların mana içerisindeki kuvvetleri, ayrıcalıkları buradan geliyor.

    Bununla beraber değerli kardeşlerim, değerli Üstad’ımızın isminin sonunda ‘Müceddidî’ sıfatını görüyorsunuz. Bu iki cihetten onun isminin sonunda bulunmaktadır. Birincisi İmâm-ı Rabbânî Hazretleri Efendimizin neslinden, Hazreti Ömer Efendimizin neslinden gelişi ve Müceddidî yolun icazetli, Anadolu’daki son halifesi olmasından dolayıdır. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin tasavvuf yolundaki metodu vahdet-i şuhûd dediğimiz metottur. Yani bunun anlamı Kur’ân ve sünnetin emirleriyle manevî terbiyenin gerçekleştirilmesidir. Riyâzât yolu takip edilirken, değişik yollardaki uzlet ve farklı şekillerde kullanılan metotlar değildir. Bunu kabr-i şeriflerini ziyaret eden siz kardeşlerimiz orada da görecekler, vefatından evvelki sohbetlerinde de özellikle üzerinde durduğu hususiyetlerden bir tanesidir ki, ehline birçok manalar ifade eden şu sözüyle bunu metotlaştırmıştır ve buyurmuşlardır ki: “Her sünnet-i seniyyeyi işlemek bir nefis tezkiyesidir.” Bunun tasavvuf terbiyesindeki mana ve önemi şu şekilde idrak edilmelidir değerli kardeşlerim. Malumunuzdur ki nefis tezkiye etme, nefisteki sû-î ahlâk dediğimiz, bizi Cenâb-ı Hakk’ın yakınlığından uzaklaştıracak ahlâkların peygamberî ahlâka tebdilidir. Bunları yaparken değerli Üstad’ımızın kullanmış olduğu metot da, nefislerde cereyan eden hezeyanı terk ettirip onu, Peygamber Efendimizin sünnet-i seniyyesine tebdil etmektir. Bu demektir ki; Kur’ân-ı Kerîm’de övülen ve Rasûl-i Ekrem Efendimizin: “Eddebenî rabbî fe-ahsene te’dîbî” “Beni Rabbim terbiye etti de, terbiyemi ne güzel eyledi.” olarak ifade ettiği güzel ahlâkıyla değişmesidir. İşte değerli Üstad’ımızın metodu da budur. O yüzdendir ki, her sünnet-i seniyyeyi işlemek bir nefis terbiyesidir. Burada dikkatinizi çekmek istediğim husus, tasavvuf terbiyesi Kur’ân ve sünnetin dışında ayrı bir metot, ayrı bir anlayış olmadığıdır. Aksi telakki edilirse, Kur’ân ve sünnetten uzak bir yaşantıyla bütün Müslümanları iştigal ettirmiş olunur ki bu da büyük bir zulüm olmaz mı?

    Üstad’ımın, Peygamber (s.a.v) Efendimizin ahlâklarını yaşama hususundaki iştiyakını bir misalle anlatmaya çalışayım: Üstadımızın Mescidinde kardeşlerimizle beraber sabah namazı kılınır, akabinde Allah’ın güzel isimleri okunur, Peygamber Efendimizin sabah namazından sonra ashâbına dönüp sohbet ettiği gibi bu sünnet ve bereketten istifade etmek için O’nun hadislerinden okunur, şerh edilir, sonra işrak namazı kılınıncaya kadar kıbleye dönülür ve Allah’ın zikriyle meşgul olunur. Bu Peygamber Efendimizin sünnetidir. Yani bu gün Peygamber Efendimiz hayatta olmuş olsa, hayatta olduğu zaman yaşamış olduğu bu ahlâk üzere hareket ettiği gibi bugün de aynısıyla hareket edecektir. Değerli Üstad’ım da bir sabah namazını kıldıktan sonra bu sünnetleri ifa etmişti… O gün farklı bir gündü hakikaten. Sevgi doluydu, adeta mescidin içerisinde pervaneler gibi dönüyor, gönlünde duyduğu o büyük sevgiyi bir türlü içinde muhafaza edemiyordu. Dilinden “Yâ Rasûlallah, sana hayranız yâ Rasûlallah, sana kurbanız yâ Rasûlallah, sana binlerce kez canımız fedadır yâ Rasûlallah!” sözlerini söylerken gözlerinden de ona olan sevginin samimiyetini ifade ediyordu. Vakit geldi, namazı kıldıktan sonra kardeşlerimize kahvaltı ikram ettiler. Rahmetli Üstad’ım: “Ben doydum oğlum!” dedi. “Siz buyurun. Allah’ın Nebîsi’nin sevgisiyle doydum elhamdülillah” dedi. Kendisi oturamadılar. Kahvaltı bittikten sonra bir su ve leğen alarak bütün kahvaltı yapan kardeşlerimizin yanına geldi. Tek tek onların ellerine su döktü. Tüm kardeşlerimiz ağlıyor ve diyorlardı ki: “Efendim, ne olur bırakın. Biz yapalım bunu.” Cevabı şöyleydi: “Oğlum! Sen ümmetsin, ben de ümmetim. Peygamber Efendimizin şefaatine senin ihtiyacın olduğu gibi benim de var. Bu hareketi benim peygamberim evine gelen misafire yapmış mı? yapmış. Öyleyse niye bunu bana çok görüyorsunuz?” ve Peygamber Efendimizin ahlâkını samimiyetle yerine getiriyordu.

    Hacca gittiği zaman Kâbe’den dışarı çıkıp da giydiği terliği bulamayınca, “bir başka insanın giydiklerini almayayım da, hacda kul hakkıyla karşı karşıya kalmayayım” diyerek oradan yürüyerek ayrılıyor; ama yalın ayak bir terlik alıp, alacağı yere giderken oradaki akan sularla karşılaşınca gönlü müteessir oldu. ‘Niçin benim terliklerimi aldılar?’ diye bir an düşünürken; “Peygamber (s.a.v) Efendimizin Mekke sokaklarında müşriklerin ızdırabıyla karşı karşıya kaldığı o dönemlerde yalın ayak bu beldelerde yürüdüğü hatırıma geldi ve hemen orada temiz bir yere secde edip Rabbim’e hamd ettim ki bilmediğim bir sünneti işleten Rabbim’e sonsuz hamd-u senalar olsun” buyurmuşlardı.
    Kardeşlerim! Değerli Üstad’ımın buyurduğu gibi insan endeksli yaratılan bu âlemden, insanı çıkarttığımız zaman geride kalan eşyadır, ağaçtır, topraktır. Mahşer günü Cenâb-ı Hakk’ın itibar ettiği ise muttaki insanlardır. Allah dostları, “Allah bu dünya âlemine bir sivri sineğin kanadı kadar değer vermemiştir.” hadisini insanların gönlüne yerleştirip tevhit üzere Allaha kulluk yapacak erler yetiştirmektedirler. Onların vazifesi budur. Allah dostları hayatlarını buna adamıştır. Bu hususta bakın ki büyük Allah dostu İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin velâyet mansıbında, Cenâb-ı Hak’tan bütün insanlara gelecek hidayeti “kendisinden Ehl-i Beyt kanalıyla insanlara dağıttığı” dediği Abdulkâdir Geylânî Efendimiz diyordu ki: “Evlatlarım! Benim size talip oluşum yine sizin içindir. Hazreti Allah (c.c) bize yakınlık nimetlerini ve sizin yanınızda çok kıymetli gördüğünüz şeyleri nihayetsiz vermiştir. Ama biz yine size, sizin için talip oluyoruz ki, yarın mahşer gününde rahmetten uzak, şefaatten uzak, mahrum ve mahzun olanlardan kalmayasınız diye.”
    Büyük gayretleri sebebiyle, bütün kardeşlerimize uzak yakın demeden bu hassasiyetleri ve anlayışları gönüllere nakşeden, hakikaten tevhid aşığı, Peygamber aşığı, Ehl-i Beyt aşığı Mübarek Efendim, Üstadım Hazreti Abdullah Fârukî el-Müceddidî Hazretlerini rahmetle anıyor, Cenâb-ı Hakk’ın bizi ve sizleri şefaatine nail kılmasını niyaz ediyorum!
    Uzaktan yakından buraya teşrif eden siz değerli kardeşlerimize, hanımefendi kardeşlerimize, değerli protokol üyeleri kardeşlerimize sonsuz teşekkür ediyorum! Allah’a emanet olunuz!

    Selâmün aleyküm ve rahmetullâhi ve berakâtühû.

    m.ali | (02.02.2006) Ip: 81.214.203.204

    Günahkar gözlerimden dökülen yaşları gören bilen sensin Allahım
    Hüzünlü kalpleri seven sensin Allahım
    Kararan kalbime bu yolu ışık gibi tutan Muzaffer Sultanı gönderen sensin
    Bugün rahatlık içinde sana gereği gibi şükretmeyen ben her şeyi olan sana sığınır rahmetine merhametine sığınırım Allahım
    Rasulunun matem gününde bu mübarek günlerde bizi affeyle Allah-ım

    Bu yola adanmış olan herkesi bütün ümmeti affeyle o nazlı sultanın nazarından mahsun
    Bırakma bizi Allah ım

    Bütün ihvan kardeşlerimin yeni yılının hayırlara vesile olmasını ve bu mübarek günlerin kıymetini bilerek yaşamayı bizleride dualarına dahil etmesi temennisiyle Allah-u Teala (c.c.) herkesin yar ve yardımcısı olsun S.A.

    gelincik | (01.02.2006) Ip: 85.99.224.2

    Tüm dostların ve İslam aleminin yeni yılının mübarek olmasını ve hayırlara vesile olmasını dilerim. Selam ve dua ile Allah (cc)'a emanet olun.
    Murat CANBAZ | (31.01.2006) Ip: 85.96.144.178

    selemun aleykum arkadaşlar m.ali abiye tşk ederim yazısından dolayı allah razı olsun..sizleri seviyorum dua ile selemun aleykum
    süleyman | (31.01.2006) Ip: 85.103.68.135

    herkesin yeni yili kutlu olsun
    hatice | (31.01.2006) Ip: 80.144.209.161

    selamunaleykum allah tüm islam dünyasinin yeni hicri yilini kutlarim allaha emanet olun esselamunaleykum
    hatice | (31.01.2006) Ip: 80.144.209.161




    Yakıtı İnsanlar ve Taşlar Olan Cehennem
    Âlemlerin Rabbi Cenâb-ı Hakk'a hamd ü senâdan sonra Resûl-i Ekrem Muhammed Mustafa (s.a.v)'e, ehl-i beytine ve O'nun güzîde sahâbîlerine en üstün selâm ve tahiyyeler olsun.
    Cenâb-ı Hak Azîmüşşân Hazretleri, Kur'ân-ı Kerîm'de mü'minleri, gerek kendi şâhıslarını, gerekse aile efrâdını cehennemin kızgın ateşinden korumaları için daha dünyada iken uyarıyor.
    Şöyle ki; Tahrîm Sûresi 6. âyetinde Rabbimiz şöyle buyuruyor:
    "Ey îmân edenler! Kendinizi ve âilenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemden koruyun...." (1)
    Görüldüğü gibi, Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerîmede mü'minleri cehennem ateşinden sakındırırken, cehennemin yakıtlarından da bahsetmektedir. İlâhî beyâna göre bu yakıtlar, insanlar ve taşlardır. Âyette geçen "insanlar" ve "taşlar" nasıl tefsîr edilebilir? Bu belîğ âyetteki ledünnî mânâları açıklayalım.
    CEHENNEMİN YAKITLARI
    a- İnsanlar:
    Âyette geçen "insanlar"dan murâd, Allahu a'lem, günahkâr olan ehl-i îmân insanlardır. Günahkâr oldukları için cehennem yakıtı olmuşlardır. Yalnız îmân ehli olmaları sebebiyle ebedî olarak cehennemde kalmayacaklardır.
    b) Taşlar:
    Taşlara gelince, burada biraz durup tefekkür etmekte fayda vardır.
    Tefsirlere bakılacak olursa, cehennem taşlarından murad; putlar, tapınılan heykeller ve daha evvelden hazırlanmış kömür cinsinden taşlardır. (2)
    Acaba gerçekten taştan yontulmuş putlar cehennemde yakıt olabilir mi? Kâfirler herhangi bir taşı put yapıp ona tapmışlarsa, burada bu taşın ne kabahatı var ki, cehenneme yakıt oluyor? Zîrâ cehenneme girmek için akıl ve irâde sâhibi bir kişinin Allah'a isyan etmiş olması, günahı gerektiren bir fiilinin olması gerektir. Halbuki taşlar emir ve yasaklarla mükellef değildir. İşte bu durumda put olarak kullanılan taşlar demez mi ki; "Yâ Rabbi, sen "Adl"sin, adâlet sâhibisin. Benim, kendimi insanlardan koruma gücüm yoktu. Ne konuşabilir, ne de kendimi müdâfaa edebilirdim. Ama sen beni yarattığından beri devâmlı seni tesbîh ediyor ve zikrediyorum. Senin emirlerine karşı da bir isyânım olmadı..."
    Evet, hakîkat budur ki, Cenâb-ı Allah Azîmüşşân Hazretleri Rahmân'dır, Rahîm'dir, Adl (Adâlet Sâhibi)'dir ve mahlûkâtına da yine adâletle muâmele eder.
    Ayrıca canlı-cansız her varlığın Allah'ı zikrettiği de Kitâb-ı Kadîm'in beyânıdır. Cenâb-ı Allah, İsrâ Sûresi 44. âyet-i kerîmesinde şöyle buyuruyor:
    "Yedi gökler, yer ve bunlarda bulunanlar, Allah'ı tesbîh ve tenzîh ederler. Zâten hiç bir şey yoktur ki, O'nu hamd ile tesbîh etmesin. Ne var ki siz onların tesbîhini anlamazsınız. Şüphesiz ki O Halîm'dir ve çok bağışlayandır."
    Görüldüğü gibi, bütün mahlûkât, Cenâb-ı Hakk'ı zikretmektedir. Sevgili Peygamber Efendimiz (s.a.v) de bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyuruyor: "Kim ihlâslı olarak Lâ ilâhe İllallah (Muhammedün Resûlullah) derse cennete girer." (3)
    Cenâb-ı Hakk'ın doksan dokuz esmâsı tecellî hâlindedir. Biz farkında olmasak da, bütün mahlûkât, taşlar da içinde olmak üzere Allah (c.c)'ı zikrediyorlar.
    KÂFİRLERİN KALPLERİNİN TAŞA BENZETİLMESİ
    Kur'ân-ı Kerîm'de kâfirlerin kalpleri taş olarak tavsîf edilmiştir: "Bundan sonra yine kalpleriniz katılaştı, taş gibi oldu ve hattâ daha da katı oldu. Çünkü; taşlardan öylesi vardır ki; yarılır ve ondan su çıkar. Yine öylesi var ki; Allah korkusuyla yuvarlanıp parçalanır. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir."
    İşte bu âyet-i kerîmede de Cenâb-ı Hakk'ın beyânı, kâfirlerin kalplerinin katılaşıp taş gibi olduğu yönündedir. Bu sebeple Rabbimiz onlara "taş" diye hitap etmiş olmaktadır.
    Ayrıca Resûl-i Ekrem (s.a.v) de kâfirleri, kalplerinin katılığından ötürü taşa benzetmiştir. Bunu gösteren rivâyet şöyledir:
    Ebû Hüreyre (r.a) demiştir ki: Peygamber (s.a.v) ile berâberdik. Birdenbire Peygamber (s.a.v) bir büyük şeyin düştüğünü işitti ve ; "Bunun ne olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu. "Allah ve Resûlü en iyi bilir." dedik. Resûlullah (s.a.v); "Bu 70 yıldan beri cehenneme atılmış bir taştır. Bu kadar zamandan beri oraya düşmektedir, nihâyet dibine ulaştı." buyurdu. (4)
    Bu esnâda sahâbeden bir tanesi Resûlullah (s.a.v)'e gelerek, 70 yaşındaki filân müşriğin öldüğü haberini getirdi.
    Bu olayda görülmektedir ki; Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, o müşriği "taş"a teşbîh etmiştir. Bu sebeple yukarıdaki hadîs-i şerîf, Resûlullah (s.a.v)'in "Cevâmiu'l-Kelim" oluşuna çok güzel bir örnektir.
    "HAYVANLARDAN DAHA AŞAĞI" İFÂDE-İ İLÂHÎSİNİ NASIL ANLAMALIYIZ?

    Cenâb-ı Allah Kur'ân-ı Kerîm'inde A'râf Sûresi 179. âyet-i kerîmesinde kâfirler hakkında şöyle buyuruyor: "Şânıma and olsun ki; cin ve insanlardan bir çoğunu cehennem için yarattık. Kalpleri vardır; anlamazlar, gözleri vardır; görmezler, kulakları vardır; işitmezler. İşte bunlar, hayvanlar gibidirler ve hatta daha da aşağıdırlar. İşte gafiller ancak bunlardır."
    Bu âyeti daha iyi anlayabilmek için Allah katında mahlûkâtın mertebelerini sıralamak gerekmektedir.
    Mahlûkâtın Mertebeleri:
    Kendisine muhatap kabûl etmesi ve vermiş olduğu değer bakımından Allah Teâlâ'nın yaratıklarını, şöyle sıralayabiliriz:
    1. İnsan: Halîfetullahtır ve ilâhî emirlerle mükelleftir. Fâtır Sûresi 39. âyetinde şöyle
    buyrulmaktadır: "Sizi yeryüzünde halîfeler yapan O'dur...." İnsan, Rabbülâlemîn'in Kur'ân-ı Hakîm'de işâret buyurduğu gibi halîfedir. Bunun için mahlûkâtın içinde ilk sıradadır.
    Ayrıca Tîn Sûresi 4. âyet-i kerîmesinde de insanın, yaratılmışların en üstünü olduğu açıkça beyân buyurulmaktadır: "Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık."
    2. Melekler: Allahü Azîmüşşân Hazretleri tarafından çeşitli işlerin yapılması için görevlendirilmiş memurlardır. Cebrâîl (a.s)'ın vahiyle, İsrâfîl (a.s)'ın sûra üflemekle, Mîkâil (a.s)'ın tabiat olaylarının tertîbi ile, Azrâîl (a.s)'ın insanların canını almakla görevli olması gibi... Meleklerde mükellefiyet söz konusu değildir. Onlar sadece Allah'a ibâdet ve itaat ederler.
    3. Cinler: Meleklerden ve insanlardan aşağıdırlar. Zîrâ şeytan, cin tâifesindendir. Cinler de tıpkı insanlar gibi mükelleftirler. Onların da insanlarda olduğu gibi müslümanları ve kâfirleri vardır.
    4. Nebâtât: Bitkilerdir. Allah Teâlâ onları insanların istifâdesine sunmuştur. Nebâtâtta mükellefiyet yoktur.
    5. Hayvânât: Hayvanlardır. İnsanlar, hayvanların etlerinden, sütlerinden yünlerinden ve taşımacılık için bedenlerinden faydalanırlar. Hayvanlar da tıpkı nebâtât gibi sorumlu değildir.
    6. Cemâdât: Taş, toprak ve mâden gibi şeylerdir. Mahlûkat içinde mertebe bakımından en son sırada yer alırlar. Cemâdât da mükellef değildir.
    Bu sıralama üzerinde ehl-i tasavvufun ve büyüklerimizin ittifâkı mevcuddur. Burada görüldüğü üzere cemâdâttan olan taşlar, mertebe bakımından hayvanlardan daha aşağıdır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Allah Teâlâ, A'râf Sûresi 179. âyetinde kâfirlerden bahsederken; "Onlar, hayvanlar gibidir, hattâ daha aşağıdırlar." buyuruyor. Mahlûkât içinde hayvandan daha alt mertebede olan şey, cemâdâttır. Dolayısıyla burada da Cenâb-ı Hakk'ın kâfirleri kinâye yoluyla "taş" olarak nitelediği görülmektedir. Bu âyet-i kerîmede ve Bakara Sûresi 74. âyetinde kâfirler "taş" olarak nitelendirilmiştir.
    Burada belirtilmesi gereken bir husûs da şudur: Taşlar fizikî olarak serttirler. Ama itaat yönünden itaatkârdırlar. Pamuk ve ipek gibi de yumuşaktırlar. Çünkü Cenâb-ı Allah, Bakara Sûresi 74. âyetinde "Allah korkusuyla yuvarlanan taşlar"dan bahsetmektedir. Dolayısıyla kâfirlerin taş olarak tavsîf edildiği âyetlerde, taşların sadece fizikî yapıları bakımından kâfirlere benzerliği söz konusudur. Yoksa kıymet bakımından düşünülürse, elbette ki îmân etmeyenler, hayvanlardan da, daha aşağı durumdaki taşlardan da kıymetsiz ve aşağıdırlar.
    Burada üzerinde durulması gereken ve konuya açıklık getiren bir âyet daha vardır. Cin Sûresi 15. âyetinde Hak Teâlâ şöyle buyuruyor: "Hak yoldan sapanlara (kâfirlere) gelince, onlar cehenneme odun olmuşlardır."
    Tahrîm Sûresi 6. âyetiyle bu âyeti birlikte düşündüğümüzde şunları söyleyebiliriz: Rabbimiz, ebedî cehennemlik olan kâfirleri, kalplerinin taş gibi katı olması bakımından cehennem yakıtı olan taşlar şeklinde tavsîf etmekte, her hâlükârda cehennemde yanacakları için de oduna benzetmektedir. Bu kerîmede Cenâb-ı Allah'a îmân etmeyen cinlerin de cehennem yakıtı olduğu ifâde edilmektedir. Hülâsa gerek insanlardan, gerekse cinlerden îmân etmeyen kâfirlerin cehennem yakıtı olacağını âyet-i kerîme açıkça gösteriyor.
    Biz insanlar, ateş yakmak için odunları tutuşturarak yakarız. İşte cinlerin kâfirleri de bize atfen "cehennem yakıtı odun" diye açıklanıyor. Gâye, yakıt olduğu belli olsun diyedir.
    HÜLÂSA
    Cehennemin iki çeşit yakıtı vardır: Günahkâr mü'minler ki, Allah (c.c) bunlardan "insanlar" diye söz etmektedir. Diğer yakıt ise âyet-i kerîmede "taşlar" diye bahsedilen kâfirlerdir.
    Taşların mükellef olmamaları, devâmlı sûrette Cenâb-ı Hakk'ı zikretmeleri, bazı taşların "Allah korkusuyla yuvarlanmaları" gibi sebeplerle taşlar, cehennem yakıtı değildir.
    Cenâb-ı Hakk'ın "Adl" sıfatı gereği, taşları cehennem azâbında kullanması mümkün değildir.
    Kur'ân-ı Kerîm'de, kâfirler, kalplerinin katılığı bakımından kinaye yoluyla taş olarak tavsîf buyurulmuşlardır.
    Taşlar, fizikî yapıları bakımından son derece sert oldukları için kâfirlere benzetilmişlerdir. Yoksa taşlar, itaat yönünden Cenâb-ı Hakk'a tam mânâsiyle mutîdirler ve bu bakımdan da kâfirlerden üstündürler. Taşlar, Cenâb-ı Hakk'a muti olmaları hasebiyle de bâtinî yönden pamuk ve elyaf gibi yumuşaktırlar. Onlara bu özelliği kazandıran ise Allah (c.c) itaatkâr olmalarındandır.
    Resûlullah (s.a.v) de, 70 yaşında ölen bir müşriği, "70 yıldır cehenneme yuvarlanmakta olan bir taş"a benzetmiştir.
    Taşlar, mertebe bakımından mahlûkâtın en alt derecelisidir. Bu sebeple, Allah Teâlâ, "Hayvanlardan da daha aşağı" olarak nitelediği kâfirleri, derece bakımından hayvânâtın altında bulunan cemâdâta, husûsiyle taşa benzetmektedir. Bu benzerlik ise sadece taşların fizikî yapılarındandır.
    Bu sebeplerle, Tahrîm Sûresi 6. âyetinde ve Bakara Sûresi 24. âyet-i celîlesinde beyan buyurulan cehennem yakıtı insanlardan maksad, ehl-i îmân'ın günahkârları, cehennem yakıtı taşlardan murâd ise kâfirler olsa gerektir.

    Allahu a'lemu bi-murâdihî...

    Görüldüğü gibi burada îzâh edilen mânâlar, Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinin mânevî-ledünnî sırlarıdır. Cenâb-ı Hak Azîmüşşân Hazretleri, bir âyetin sırrını açtığı zaman, o âyetle ilgili diğer âyetleri de hatırlatır. Böylece âyetlerini, yine kendi âyetleriyle tefsîr ettirir. Bir âyetin mânevî sırrına vâkıf olabilmek; zâhirî ilimleri bilmekle berâber, ledünnî ilimleri de bilmeyi gerektirir.

    Ve's-Selâmu Alâ meni't-Tebe'a'l-Hüdâ.
    A.FARUKİ EL-MÜCEDDİDİ K.S
    M.ALİ | (29.01.2006) Ip: 85.100.75.117

    Sayfa : [1] [2] [3] [4] [5] [6] [7] [8] [9] [10] [11] [12] [13] [14] [15] [16] [17] [18] [19] [20] [21] [22] [23] [24] [25] [26] [27] [28] [29] [30] [31] [32] [33] [34] [35] [36] [37] [38] [39] [40] [41] [42] [43] [44] [45] [46] [47] [48] [49] [50] [51] [52] [53] [54] [55] [56] [57] [58] [59] [60] [61] [62] [63] [64] [65] [66] [67] [68] [69] [70] [71] [72] [73] [74] [75] [76] [77] [78] [79] [80] [81] [82] [83] [84] [85] [86] [87] [88] [89] [90] [91] [92] [93] [94] [95] [96] [97] [98] [99] [100] [101] [102] [103] [104] [105] [106] [107] [108] [109] [110] [111] [112] [113] [114] [115] [116] [117] [118] [119] [120] [121] [122] 123 [124] [125] [126] [127] [128] [129] [130] [131] [132] [133] [134] [135] [136] [137] [138] [139] [140] [141] [142] [143] [144] [145] [146] [147] [148] [149] [150] [151] [152] [153] [154]
    Bize Ulaşın Ana Sayfa Rehber Dergisi E-Kart Chat Odası Forum E-Mail
      » K.Adı   
      » Şifre   
    Üye Ol  |  Şifremi Unuttum

  • İsmail Bİçer (Görüntülü)
  • İlhan Tok (Görüntülü)
  • Görüntülü Hatim
  • Kuran-ı Kerim Oku
  • Arapça Metin ve Meal
  • Sesli Hatmi Şerif
  • Aşr-ı Şerif
  • Sesli Meal Dinleme
  • Tecvid Öğrenimi
  • Sahih-i Buhari
  • Kutubusitte
  • Riyazüs'Salihin
  • Mektubat-ı Rabbani
  • Marifetname



  • Ziyaretçi Defteri
    Oku| Yaz